Grey

20 Ocak 2016 Çarşamba

| | | 0 yorum




         Cristian Grey çok yakışıklı , zengin başarılı bir iş adamı. Biz Grinin Elli Tonu okuyanları, onu çok iyi tanıyorduk zaten. Onun Anastasia ile yaşadığı sıradışı aşka şahit olmuştuk. Anastasia'nın gözünden bakmıştık ona.







            Bu kez Cristian Grey kendisi anlatıyor bize herşeyi. Olanı  biteni onun gözünden görüyoruz, onun duyguları ile yaşıyoruz bu kez bu aşkı. Anastasia  anlattığında Cristian'ı  yeterince anlayamadığımızı farkediyoruz. Bazen ona haksızlık ettiğimiz hissine kapılıyoruz. Yani benim için böyle oldu.Cristian'ın içindeki çocuğu tanıyınca , zaman zaman  kızdığım Cristian'a haksızlık ettiğimi düşünüp üzüldüm. 

            Grinin Elli Tonu üçlemesini okurken de herkesin odaklandığı erotizm yerine ben Cristian'ın  çocukluğuna , yaşadığı travmalara  odaklanmıştım. Yine öyle oldu. Özellikle de yaşanılan her şeyi Cristian ın kendisinden dinlerken





           Aslında Grey'i ilk duyduğumda  E L James'in çok satan, dilden dile çevrilip ,elden ele dolaşan Grinin Elli Tonu üçlemesinin kaymağını yemek için  yazdığı  bir kitap  olduğunu düşünmüştüm. Ama Cristian'ın içindeki yaralı çocuğu bu kez daha net görünce yoğun erotizm ile süslü bu seriye  farklı bir bakış açısı getirmenin amaçlanmış olabileceğini  bile düşünmeye başladım. 


       Kişiliğimizin temellerinin atıldığı bebeklik, çocukluk yaşantılarının önemini bir kez daha vurgulayan kitaplar bence her biri. Nasıl bakarsan öyle görürsün diyeceksiniz belki ama bakın ben bu vesile ile  fikirlerine çok itimat ettiğim bir psikolog arkadaşımın görüşlerine başvurdum ve hariçten gazel  okumak yerine size de konuyla ilgili uzman görüşü aktarmış olmak istedim. Dilden dile dolanan sapkın diye nitelenen erotizmden ziyade keşke biraz da bu gözle bakılabilseydi en başından beri seriye ve Grey'e.

 
       
   Gelin bakın okumalarım sırasında içime dert olan Cristian'ın , çocukluğunda yaşadıklarının, bugünkü ruh haliyle alakasını bize  Lotus Psikoterapi Merkezi'nin kurucularından ve psiklologlarından sevgili arkadaşım  Uzman Psikolog Senem Eke nasıl anlatmış .


 

           “Biraz çocukluğunuza inelim Bay Grey!”

            Halk arasında psikolog veya psikiyatrist denildi mi ilk akla gelen sahnedir çocukluğa inmek. Tabi bunda Sigmund Freud’un etkisi de yok denilmez. Freud, kişilik gelişiminin erken çocukluk yıllarında oluştuğunu ve bugünkü problemlerimizin kaynağının bu dönemde saklı olduğunu savunur. Birçok akademisyen ve bilimadamı da Freud’la benzer görüştedir. Mesela John Bowlby de çocukluk döneminde anne-çocuk arasındaki bağlanma tarzının yetişkin kişilik özelliklerini belirlediğini iddia etmektedir.
        Bowlby’ye göre bağlanma iki yönlü bir süreçtir ve bir tarafın diğer tarafın ihtiyaçlarını karşılamasıyla belirlenir. Bebek doğduğu andan itibaren anneye veya bir bakım verene bağımlıdır. Beslenme, temizlenme, uyuma, sevgi, korunma, güvende hissetme gibi ihtiyaçlarını anneden alma ihtiyacındadır. Bakım veren bu ihtiyaçları uygun şekilde giderdiğinde bebek kendini güvende hisseder ve aralarındaki bağ güçlenir. İlerleyen yıllarda da bu ilişki pekişir. Bireyin bağlanma stili onun hayatla başa çıkma tarzını, ilişki kurma biçimini ve yaşadıkları patolojilerin nedenleri hakkında ipuçları verir. Bakım veren kişi çocuğun sadece fiziksel değil duygusal ihtiyaçlarını da uygun şekilde karşılarsa güvenli bağlanma modeli gelişir.
      Güvenli bağlanma sürecini yaşayan çocuklar yetişkinlik döneminde ilişkilere değer veren, iletişimi sağlıklı bir şekilde başlatıp sürdüren ve başkalarından sağlıklı beklentileri olan bireyler olarak yaşamlarını sürdür. Eğer anne çocuğu sürekli yargılıyorsa, yaptığı şeylerle ilgili olumlu pekiştirmelerde bulunmuyorsa, duygu ve düşüncelerini önemsemiyor hatta eleştiriyorsa kişide güven ve özgüven duygusu eksik kalır. Saplantılı bir bağlanma stili geliştirerek hayatı boyunca başkalarının onayını almak için çalışır. Özgüven eksikliğini aşırı bağımlı ilişkilerle gidermeye çalışır. Bu bağımlılık ilerleyen dönemlerde sadece insanlara değil yiyeceklere, alkole, uyuşturucuya bağımlılık şekline de dönüşebilir.
        Bir diğer bağlanma tarzı ise kayıtsız bağlanmadır. Bu bağlanma modelinde çocuk ihtiyaç duyduğu anne şefkati ve güvenini bakım verenden alamaz. Anne çocuğa karşı kayıtsızdır. Onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını görmezden gelir. Yetişkinlik döneminde bu bireyler kimseye güvenmeyen, aşırı kontrolcü, başkalarına bağımlı veya bağlı olmayı reddeden, takıntılı ve narsistik kişilik yapısında hayatlarını sürdürürler.
       Görüldüğü gibi anneyle çocuk arasındaki ilişki yetişkin kişiliğinde büyük rol oynamaktadır. Son yıllarda ülkemizde de çok popüler olmuş bir kitap var: Grinin Elli Tonu. Kitabın baş kahramanı Bay Grey’in sevgi, korunma, güvenlik gibi duygusal ihtiyaçları annesi tarafından karşılanmaz. Çünkü annesi uyuşturucu bağımlısı bir fahişedir ve Grey küçük yaşlarda annesinin yaşadığı cinsel hayata sıklıkla şahit olmuştur. Fiziksel, duygusal ve cinsel travmalara maruz kalan, annesi tarafından reddedilen Grey, bir süre sonra çocuk yetiştirme yurdunda hayatına devam eder ve orada da travmalara maruz kalır. Her ne kadar çok iyi bir aile tarafından evlat edinilse de yeni hayatında da yine bir kadın tarafından cinsel istismara maruz kalır. Yaşadığı fiziksel ve cinsel travmaları yetişkinlik dönemine de taşıyan kahraman kadınlarla efendi-köle ilişkisi çerçevesinin dışına çıkamaz. Sağlıklı duygusal ilişkiler kurmaktan kaçınır. Geçmişte yaşadığı güçsüzlük ve yetersizlik duygusunu hükmeden erkek rolünde gidermeye çalışır. Tabi bu durum beraberinde narsistik kişilik yapısını da getirmektedir.
          Genç yaşta zengin ve ünlü olan Bay Grey kadınlara kimsenin reddemeyeceği olanaklar sunarak reddedilme ihtimalini de azaltmaktadır. Cinsel dünyası cezalandırma-acı verme fantazileriyle doludur. Grey, yaşadığı güvensizlik nedeniyle herşeyi kontrol altında tutma güdüsündedir. Bu da cinsel fantazilerini gerçekleştirmeden önce uyguladığı ritüelleri açıklamaktadır. Zamanla bu ilişki sado-mazoşizme dönüşür. Şiddet ve acı sahneleri olmadan tatmin olamaz. İlişkinin mazoşizm yanını ise Anastasia Steele tamamlamaktadır.
           Özetle anne-çocuk arasındaki ilişkide yaşanan çocukluk dönemi travmaları yetişkinlik çağında çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Yeme bozuklukları, cinsel bozukluklar, bağımlılıklar, kaygı ve duygudurum bozuklukları bizim dünyayla ilk temasımızı sağlayan bakım verenlerle kurduğumuz ilişkiye atıfta bulunur. Anne-çocuk ilişkisindeki aksamalar, travmalar ise hayatla başa çıkma tarzımızı derinden etkiler. Güvenli bağlanma sürecinden geçen bireyler ise sağlıklı roller ve ilişkiler geliştirir.
                                                                                                                  Uzm. Psk. Senem Eke



http://www.lotuspsikoterapi.com/







      İşte böyle , haydi şimdi bi kez de bu gözle okuyun  popüler Grinin Elli Tonu Üçlemesini ve son kitabı Grey'i.



Bir Hal Var Sende

23 Aralık 2015 Çarşamba

| | | 0 yorum



                    Bir öyküde kaybettiğiniz birini,  hiç beklemediğiniz bir anda başka bir öyküde bulduğunuz, nefis kısa öykülerden oluşmuş yine kendine özgü bir Berna Durmaz kitabı Bir Hal Var Sende... Hayalle gerçeğin ustaca harmanlandığı  bu kısa öyküleri okurken, kendinizi sürekli öykülerin içinde rastladığınız parçalarla bir yapbozu tamamlarken buluyorsunuz. "Bu da neydi şimdi ?" diye bitirdiğiniz bir öyküden sonra ,sayfalar boyu kafanızda soru işaretleri ile okurken, başka bir öyküde "İşte şimdi oldu." diyor ve kendi içinizde sürekli minik akıl oyunları oynuyorsunuz. 



          Ayfer Tunç'u çok sevdiğimi beni tanıyanlar  ve blog takipçilerim bilirler. Okuduğum ikinci kitabından sonra çok net şunu söyleyebilirim ki Berna Durmaz da en az onun kadar usta , en az onun kadar sıra dışı bir kalem.Onun karşımıza çıkardığı karakterler sanki varolamayacak kadar hayal ürünü gibi görünmelerine rağmen tam da hayatımızın içindeler. Çoğunluğu kadınlar, kızlar, ezikler , acı çekenler , unutulmuşlar ...

         Dolaylı anlatımın lezzetli şaşırtmacaları ile örülmüş , hiç olmayacakmış gibi gelen olayların , masalsı bir dille kaleme alınan hikayelerin , aslında ne kadar da gerçeğe yakın ne kadar da hayatımızın içinden kareleri işaret ettiğini anladığınızda, bu öyküleri okumaktan daha da büyük zevk alıyorsunuz. Sanırım Berna Durmaz öykülerinde en çok sevdiğim onun ustaca bir üslupla yaptığı dolaylı anlatım. 

       Kitapta en çok sevdiğim bir diğer şey de öykülerin isimleri. Çoğunluğu kısacık minik dokunuşlar , anlık temaslar gibi öykü isimleri. Göl, Kuş,Taş,Lal,Kum,Göç,Un,Söz... Ağzımıza damlayan bal damlacıkları gibiler. Minik ama yoğun ve lezzetli. 



         
           Kitaplardan bende kalanları size anlatırken pek fazla ipucu vermemeye çalışırım. Siz de okumak isterseniz okumalarınızın keyfi kaçmasın diye. Ama burda içime oturan , dilime dolanan blr cümleden bahsetmeden edemeyeceğim. 
                                            "SESİMİ KUYUYA KAPTIRDIM."
         Üç kelimelik bir cümle bu kadar çok anlam taşır mı içinde ? Içimize attıklarımızı,bilip bilmezden gelmek zorunda kaldıklarımızı ,söylersek ne derler dediklerimizi ,sessiz çığlıklarımızı , içimize içimize haykırışlarımızı ,söylemek isteyip söyleyemediklerimizi ,tüm bunları susa susa seslerimizi kuyulara kaptırmadık mı sahiden de ? Kuyunun dibine düşünce seslerimiz ,sadece ağızlarımız kalınca bize ne işe yarıyoruz ki? Akıl ne işe yarıyor, fikir ne iş görüyor? Görüyoruz , duyuyoruz, düşünüyoruz ama konuşamıyoruz. Hiçbir işe yaramayan sessiz ağızlarımız sadece şahit oldukları karşısında korkmak ya da şaşırmak için açılıyor hepsi bu. O da bi şekilde kapanıyor bir  süre sonra zaten.Vah ki ne vah kuyulara kaptırdığımız seslerimize.

          Veeeee hemen hızlı bir U dönüşü yaparak konudan uzaklaşıyor , iyi varsın üç kelimelik cümlelerle  bile ,bizi üç boyutlu düşüncelere götüren güzel insan,diyerek müsaadenizi istiyorum efendim. Kitapla kalın.  

Bozcaada Öyküleri

17 Aralık 2015 Perşembe

| | | 0 yorum



            Bu kitabı okurken resim yeteneğimin olmamasına ne çok hayıflandım bir bilseniz.Keşke elime rengarenk boya kalemleri alıp resmedebilseydim size gördüklerimi. Keşke her öykünün beni götürdüğü yerleri çizebilseydim sizin için.
            Ben adaları sevmem aslında  çünkü adayı çevreleyen deniz özgürlüğümüzü de sınırlayacak gibi gelir bana. Ama birileri  ada öyküleri anlatırken de bayıla bayıla dinlerim. Sanırım benim için ada öyküleri dinlemek ya da okumak adaya gitmekten daha keyifli.



         Bozcaada Öyküleri kitabı bir öykü derlemesi. Bozcaada temalı öyküleri toplamış Kadir Aydemir. 34 yeni yazarla tanıştırmış bizi. Öykülerin hepsini çok beğendiğimi söyleyemem. Bazılarının çok sıradan olduğunu hatta sipariş üzerine yazıldığını düşünüyorum. "Hadi bize Bozcaada ile ilgili bir öykü yaz." denmiş ve sonra da yazılan öykü yazara ayıp olmasın diye kitaba konmuş gibi. Bazılarıysa çok keyif verdi.Öykülerini çok beğendiğim yazarları not aldım , araştırdım ve okuma listeme birçok yeni kitap ekledim bu sayede.
      Öykülerin hepsinden Bozcaada ile ilgili pek çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Benim gibi henüz Bozcaada'yı görmemişseniz size de sanal bir ada turu olacak bu öyküler. Ada öykülerini okurken en çok orada yaşamış ve yaşayan Rumların hikayeleri çekti dikkatimi. Benim çocukluğum da eskiden ağır ceza hakiminin konağı olarak kullanılmış şahane bir rum evinde geçti. Belki ondandır çok yakın hissederim kendimi bu insanlara ve çok canımı yakar her seferinde, yaşadıkları, yaşamak zorunda kaldıkları. Kitapla ilgili paylaşımlarım sırasında bir çok kişiden Kalbimde Bir Yara Bozcaada 'yı da oku tavsiyesini aldım.Okuma listeme eklendi. Ilk fırsatta okuyacağım.




Kitapta en çok sevdiğim öyküler ;
  • Deniz Günal /Nasıl Bozcaada'ya Gidemedim( ben de gidemedim ya ondan belki de :)) ,
  • Türkan Çim Işık /Çember,
  • Serdar Çekinmez /Batiskaf,
  • Esra  E. Kutengil / Mastika Kokulu Yalnızlık,
  • Neval Sultan /Ev Sahibidir Rüzgar

          Ben senin en çok sana gelebilme ihtimalini sevdim, dedirtecek kadar heveslendirdi meraklandırdı  bu öyküler beni.Bu yaz belki bir hafta sonu için bile  olsa Bozcaada'ya gidip Polente Feneri'ni görmeyi ,Ayazma Plajı'nda denize girmeyi,Vahit'in Yeri'nde buz gibi bira eşliğinde kalamar yemeyi,Cafe at Lisa's da pizza yiyip çıkardığı ada gazetesini okumayı,nefis balıklar eşliğinde enfes Bozcaada şaraplarından içmeyi istedim çok.Bir kitap sizi oturduğunuz yerden kaldırıp böyle yolculuklara götürüyorsa  "İyi ki okudum." demeyi hak ediyordur.

Kitabın arka kapak yazısına da bir göz atmak isterseniz...

“Bozcaada’ya gitmek…” İki sihirli sözcük. Ada orada bizi bekliyor her zaman. Tek yapmamız gereken bir sırt çantası hazırlamak belki, belki de hiç düşünmeden ilk otobüse yer ayırtmak.
  “Bozcaada Öyküleri”, gidenler, gidemeyenler ve hep gitmek isteyenler için kaleme alınmış bir kitap. Uzun bir çalışmanın ürünü olan bu eşsiz kitap elinizden düşmeyecek. Tıpkı ada gibi; çantanızda, kütüphanenizde, ofisinizdeki sıkıcı çekmecenizde hep sizi bekleyecek. Okuduğunuz her öyküde daha derin bir nefes alacaksınız. Dar sokaklarıyla, üzüm bağları ve ünlü şaraplarıyla, Polente feneriyle, dev rüzgârgülleri ve kalesiyle olduğu kadar yaşanan aşklarıyla da Bozcaada sizleri çağırıyor. Sayfaları çevirin ve kaçın bu kentten…
  “Bozcaada Öyküleri” kitabında 34 yazar sizi öyküleriyle yolculuğa davet ediyor. Gülsel Ceren Güneş, Çiğdem Aldatmaz, Çiler İlhan, Deniz Günal, Duygu Günkut, Ebru Durupınar, Esra E. Kutengin, Figen Alkaç, Gürgen Öz, Hasan Topçu, İdil Giray, Jak Alguadiş, Kadir Aydemir, Lâle Dilligil, Mehmet Ünver, Nefin Huvaj, Neval Sultan, Nihat Ziyalan, Nurcan Göksel, Özlem Özyurt, Reyhan Yıldırım, Sabri Kuşkonmaz, Saliha Yadigâr, Seran Demiral, Serdar Çekinmez, Serkan Türk, Sine Ergün, Sinem Karhan, Solmaz Aksoy, Turgay Yılmaz, Türkan Çim Işık, Yeşim Ağaoğlu, Zerrin Yılmaz ve Zeynep Zişan öyküleriyle kitapta yer alıyorlar. Bozcaada yolcusu kalmasın!
       

       Bu da kendi kendime şımarta fotoğrafı...Derleyenimiz Kadir Aydemir'in kitabını benim için  imzaladığı o keyifli an...Bu vesile ile Yitik Ülke Yayınları'na Tüyap Kitap Fuarı'ndaki misafirperverliği için bir kez daha teşekkür etmek isterim...


Kadir Aydemir'in diğer kitaplarına buradan ulaşmanız mümkün... Tıklayın lütfen...

Sarı Kahkaha

3 Aralık 2015 Perşembe

| | | 0 yorum








         Gülüyoruz ya şu ara hep birlikte ağlanacak halimize. Oturup böğüre böğüre ağlamak yerine kahkahalar atıyoruz ya... Tam da o acılı gülmelerin kitabı Sarı Kahkaha... Herkes ölüsünün arkasından bir kahkaha atar diyor Murat Özyaşar. İşte o kriz gibi kahkahanın adıymış sarı kahkaha. Kelimelerle resmen oynayan bir yazar Murat Özyaşar. Sevgili Berna Durmaz'ın tavsiyesiydi bu kitap. Beni yeni kitaplara götüren dostlara selam olsun.:)
         
         Öykücü az kelime ile çok şey anlatabilmeli. Murat Özyaşar bunu öyle güzel yapmış ki hayran olmamak elde değil. Kitabı çok beğendiğimi net olarak söyleyebilirim ama bu kez kitabı uzun uzun anlatmak yerine benim yıllar önce kendimce yaptığım bir tanımlamayla bir noktada kesiştiğinden ve bunun belki de benim tanımımı tamamladığından bahsetmek istiyorum size. Bazen oturup bir şeyler karalıyorum. Bilmem hangi kafayla günün birinde aşkı anlatmışım kendi kendime. Şimdi önce size de aşkı anlatıp sonra Murat Özyaşar'ın beni nasıl tamamladığından bahsedeceğim. Buyrun bakalım bana göre neymiş aşk...           
       
          Beyaz bir kağıt hayal edin, A4 kağıdı gibi. Bir köşesinden tutuştuğunu düşünün.Tutuşmak istemese de sesini çıkaramaz değil mi kaçamaz,belki ister ama kaçamaz. İtiraz edemez onu tutuşturana. Bir anlık bir kıvılcım ve başlar yanmaya. Önce ufak ufak yanar.Anlayamaz başına ne geldiğini.Sonra birden alevler büyür. Öyle güzel renkler çıkarır ki yanarken büyülenir adeta. Kırmızılar , maviler , turuncular ...Vay be ne güzelmiş der. Gözünü alamaz, aslında kendini yiyip bitirmekte olan alevlerden. Isındığını hisseder. Sıcacıktır artık. Hoşuna gider bu sıcaklık.Hiç bitmesin ister. Çok uzun sürmez elbette. Alevler yavaş yavaş küçülmeye başlar.Küçülmesin ister. Eskisi gibi olsun diye çaba göstermeye çalışır. Elinden bir şey gelmez. Gözünün önünde küçülüp gider alevler. Artık ısıtmıyordur bile. Canı yanar , eski güzel renkleri o sıcaklığı arar ama yoktur. Alevler küçülür küçülür küçülür ve sonunda yok olur gider. Üstelik kağıdı da yok etmişlerdir. Peki geriye ne kalmıştır. Gri ,siyah ,soğuk bir kül tabakası. Tamamen geçici bir mutluluğun ardından hayal kırıklığı. Küllerden kurtulmak ister ,izi kalmasın ister. Temizlemeye çalışır ,daha beter etrafa yayılır. Bir de ardından günlerce küllerini temizlemeye uğraşır. Üstelik alevleri ve sıcaklığı özlemeye devam etmektedir küllerle boğuşurken. İşte aşk tam olarak bu. Tertemiz bir A4 kağıdının başına gelenler ...

           Yani her aşkın sonu küle varıyor demişim ben. Sonra bakın Murat Özyaşar yanmaktan nasıl koruyor kendini.Nasıl benim küllerime çıkarıyor yolu. Kitaptaki bir hikayeyi aynen aktarıyorum size.

          " Bir gün bir usta, henüz iki günlük çırağını karşı demirci komşusuna göndermiş.'Git Mehmet Usta sana biraz ateş versin' demiş. Çırak fırlamış tabi hemen, Mehmet Usta'nın yanında bitivermiş. 'Ustam' demiş,'biraz ateş versin dedi' demiş. Usta, çocuğun haline ahvaline bakıp 'Eee oğlum ben sana nasıl ateş vereyim böyle, elini kolunu sallaya sallaya gelmişsin, git bir kap getir öyle vereyim sana ateşi, sen bilmez misin ki ateş ellerini yakar' demiş. Hasılıkelam 'Olsun' demiş çocuk  'Avuçlarıma biraz kül koy ,ateşi de onun üstüne o zaman  elimi  yakmaz ateş' demiş."

      İşte beni buralara getiren hikaye budur.Şimdi ben diyorum ki insanoğlu işte başına gelenlerden dersler çıkarır da yine de vazgeçmez bazı şeylerden. Kül olacağını bile bile her seferinde yeniden yanar. Bir gün gelir öyle çok kül birikir ki artık hiçbir ateş yakmaz olur onu. Her aşktan bize kalan küller birikir birikir birikir ve artık ateşin feriştahı gelse yakamaz olur bizi. Çok mu ruhsuz çok mu acımasız geldi bu size. Belki de gerçekçi...Küllerden kalkanımıza saklanıp yanmamak mı marifet yoksa her seferinde külleneceğini bilerek döne döne yanmak mı ? Mevzu derin:)

       Ben bir kitap anlatacaktım size de bunlar nereden çıktı şimdi değil mi? Öyle işte bazı kitaplar alıyor sizi ve hepten içinize atıyor. Bir kitabı anlatmak için aldım elime kalemi ama neler neler döküldü kağıda. Bazen diyorum yazarken biri beni durdursun diye. Bu kez hakikaten durmalıyım galiba çünkü bu yazı benim içime içime derin bir yolculuğa çıkıyor git gide.Kim bilir belki bir gün kitaplardan değil de kendimden yola çıkarak yazarım size. Şimdilik başka kitaplarda görüşmek dileğiyle deyip müsaadenizi istiyorum. Kitapla kalın...



    Aşk dedik ateş dedik de Murat Özyaşar kimdir , bunu söylemeyi unutuyordum az kalsın ...Meslektaş olmaktan gurur duyduğumu ve çok şık ödüllere sahip olduğunu söyleyip minik ipuçları vermiş olayım.Merak edenler için bakınız ta kendisi ve okunulası diğer kitapları efendim...                        


                                                      MURAT ÖZYAŞAR


 

Sizin Hiç Maviniz Var mı?

19 Kasım 2015 Perşembe

| | | 0 yorum


 
 
 
 
              Sevgili Özge,

             Sizin Hiç Maviniz Var mı'yı  okurken hissettiğim samimiyete istinaden ilk kez kitapla ilgili düşüncelerimi yazmak yerine bir kitabın yazarına mektup yazıyorum. Hani demişsin ya , bu kitabı en çok kadınlar okusun istiyorum diye, kitabını okurken kadın olduğum için, anne olduğum için binlerce kez şükrettim ,yaşadıklarını bir kadın, bir anne gözüyle okuyup seni yürekten anlama, acını sıkıntını paylaşma şansım olduğu için... Ve yine senin de tam olarak istediğin gibi sağlıklı çocuklara sahip bir anne olduğum için her satırında şükrettim yaradana.

            Seni , ben de herkes kadar haber bültenlerinden tanıyordum. Ama çok fazla televizyon izleyen biri olmadığım için yaşadıklarından, Dağhan'dan haberdar değildim. Yazdıklarını,yazgını okudukça gücüne, samimiyetine, açık yürekliliğine, kendinle barışık olmana, başına gelenleri kabullenişine, Dağhan'ın annesi oluşuna, sanırım en çok da buna , hayran oldum. Her sayfada daha çok büyüdün , kocaman güçlü bir kadın oldun gözümde.    

            Aslında en zor şey insanın kendini anlatması. Çünkü kendimize karşı dürüst olmak hem önemli hem de bazen zor. Nasıl açık yüreklilikle, nasıl cesurca kaleme almışsın kendini. Hani umrunda olur mu bilmem ama cidden ayakta alkışlıyorum seni.

             Kendimizi hep güzel, mutlu, mükemmel göstermeye çalıştığımız bir dünyada yaşıyoruz. Facebook arkadaşlarımız, instagram takipçilerimiz bizi prenses peri sanıyor. Hep parlak ışıklar saçan gülümsemelerimizle, mükemmel makyajımızla, dört dörtlük hallerimizle karşısındayız onların.
    
          Sen , güçlü kadın... En yumuşak karnını açmışsın bu kitapta herkese. Üstelik bunu "Benimle benzer şeyler yaşayanlara bir umut olur belki ." diyerek yapman muhteşem. Sana yürekten ,kocaman sarılıyor ve tebrik ediyorum.

        Ben de anneyim. Dağhan gibi 2007 doğumlu ikizlerimin annesiyim. Bazen düşünüyorum da galiba en çok onların annesiyim şu dünyada. Senin hikayeni okurken eskilere döndüm. Hamile olduğumu öğrendiğim anı anımsadım. O anki tarifsiz mutluluğumu. Sonra çoğul gebelik olduğunu öğrendiğimdeki şaşkınlığım geldi aklıma. Yok canım demiştim kan testi sonucu 425 çıkınca. Mahallemizdeki polikliniğin laborantı bu kadar erken bir haftada bu değer çoğul gebeliğe işaret demişti de ciddiye almamıştım. Sonra yapılan muayene ve evet burada ikinci bir kesecik daha var cümlesi. O anki şaşkınlığım , mutluluğum, bi yandan endişeler. Sanırım ancak yaşayanların anlayabileceği duygular. Hemen arkasından çoğul gebeliğin riskleri, önümüzdeki dokuz ay boyunca başıma gelebilme ihtimali olan aksilikler sıralandı. Ürktüm ama içimden bir şey sen bunu başarırsın diyordu. Çok kilo alacaksın belli bir aydan sonra, zor yürüyeceksin, oturup kalkamayacaksın dediler. İnandım, korktum.Oysa karnımdaki iki bebeğe rağmen sadece yirmi kilo aldım ve doğuma gitmeden önceki gün toz alıp neredeyse cam silmeye kalkışan da bendim.

         Çok şükür hiç sorun yaşamadan şahane bir hamilelik süreci geçirdim. 2007 Nisan'ında tam da güzel bir ilkbahar günü aldım kuzularımı kucağıma.2450, 2550 gr doğdular. Miniktiler, güçsüzdüler. Çok şükür küveze falan girmeden hemen kucağıma verdiler ikisini de. Her şey yolundaydı. Benim mayalı poğaça gibi şişmiş ayaklarımı ve neredeyse hiç tutmayan ellerimi saymazsak. İkisi de  sorunsuz emmeye başladı. Neden bilmiyorum ,o anki ruh halimle hiç sorgulama gereği duymadım, hemen mama takviyesine de başladılar. Ben emzirdikten sonra hemen biberonla mama da veriyorlardı. Oğlumu yeni doğan bakım odasına götürüp geri getirdiklerinde burnuna hortumlar soktuklarını gördüğümde nasıl da dünyam başıma yıkılmıştı. Nedenini sorduğumuzda , yemesi gereken mamayı uzun sürede yediğini oysa mamanın belli bir sürede bitmesinin gerektiğini söylediler. Muhtemelen hastanenin bize ekstra masraf yazmak için yaptığı basit ve gereksiz bir müdahale!! Senin hikayeni okurken düşündüm. Dağhan doğduğunda yüzleştiğin sorunların yanında benimki devede kulakmış. Hani sen demiştin ya "şükredin diye yazıyorum bu kitabı" diye. Ben de şükrettim şimdiki aklımla, dokuz yıl öncesindeki o minicik sıkıntıya.

          Üç gün sonra iki minik bebekle evimize döndüğümüzde bizi zor ,zahmetli günler beklemişti diye düşünüyordum seni okuyana kadar. Oysa , tamam iki bebeğe aynı anda yetmeye çalışmak da zordu ama senin yaşadıkların yada benzerlerini yaşayan annelerin sıkıntısı yanında benimkiler neydi ki!!! Dokuz yıldır sağlıklı iki yavrum olduğu için defalarca kez şükretmişimdir. Ama seni ve Dağhan'ı okurken, yaşadıklarını görünce şükürlerimin basamak sayısı arttı arttı arttı. Bu farkındalığımı pekiştirdiğin için yine sana teşekkürler…

         Beni ikizlerimle gören herkes, ağız birliği etmişçesine " Ayyyy ne zor olmuştur büyütmek." dedi hep. Ben de çok zor bir şey başarmış olmanın gururu ile "Yaaaa sormayın , ben bu saatten sonra tek çocuğa tek ayak üstünde gözüm kapalı bakarım. " dedim onlara. Meğer zor değil keyifliymiş benim yaşadığım süreç. Zor olan senin başardığın. Önüne çıkan her zorluğun tek tek üstesinden gelişin. Dağhan için elinden gelenin hep daha fazlasını yapışın. Pes etmeyişin. Umudunu asla kaybetmeyişin. Dağhan senin gibi bir annesi olduğu için çok şanslı. Umarım bir gün benim sana yazdığım bu mektubu da okuma şansı olur.

      Şimdi artık gözüm kulağım hep Dağhan'da olacak. Her iyi gelişmesinde , her güzel haberde sizinle birlikte sevineceğim. Biliyorum ki benim gibi düşünen binlerce yürek var artık, binlerce insanın dualarındasınız. Dağhan'ı benim için koklaya koklaya öp lütfen. (Siva'yı da elbette. )Cesur yavrum inanıyorum tüm engelleri aşacak ve annesi için başaracak. Annesine en güzel hediyeyi verecek.

       Son olarak, ilk kez yaptığım bir şeyin bendeki garip duygusundan kurtulmak adına , şunları da söylemeliyim sana. Umarım bu mektubu garipsemezsin. Böyle tanışmadan etmeden lambur lumbur yazdım ama ,yazdıklarını okurken "Özge ile mutlaka konuşmalıyım. Onu yüreğimin en derininden anladığımı anlatmalıyım." deyince , çat kapı kapına dayanmaktan daha mantıklı geldi böylesi. Heyecanımı mazur gör. Sevgiyle , sevdiklerinle , sevenlerinle kal. Eksilmeden art inşallah. 

                                                                                                                          Özlem
                                                                                                                      19.11.2015

Fotoğraflar

16 Kasım 2015 Pazartesi

| | | 0 yorum
           
 
 
                 "Bir çocuğun askerler tarafından vurulup yaralanması başka bir şehirde kıyametler koparabilecekken, Irak'taysanız oyun oynarken düşüp yaralanması kadar normal bir şey halini alıyor." Daha ilk sayfalarda bu cümleyle karşılaşıp , hakikaten ya ne doğru tespit deyip alıcılarınızın ayarlarını bi tık daha hassaslaştırıyorsunuz bu kitap elinizdeyse. 

             "Çocukların kokuları hep aynı yerde saklanır." cümlesini okuyup  mesela gidip yavrunuzu koklama olasılığınız da yüksek. Şükrederek.

          Bu kitabı bitirir bitirmez yazamadım bendeki izlerini. Önce biraz demlenmesi gerekiyordu çünkü. Anne olarak hissettirdikleri , eğitimci olarak hissettirdikleri , kadın olarak hissettirdikleri ,insan olarak hissettirdikleri... İyi yazılmış kitaplar okudukça onları size anlatmak daha da zorlaşıyor. Kurduğum cümleleri beğenmez oluyorum artık. Daha dikkatli seçip kelimelerimi daha bi özenle yazamaya çalışıyorum.
    
         "Kısacık öykülerle dan dan kafamıza vuran yazar" diye bi gerçek var. Barış Çağrı Genç'te onlardan biri. İçindeyim'i okuduktan sonra sözel zekasına hayran olduğum, Fotoğraflar'ın ezberbozan kurgusu ile de bu hayranlığımın pekiştiği bir yazarla karşı karşıyayız bu yazıda anlayacağınız.



          Herkesin gördüğü, içine dert ettiği bir acıyı, bu kadar çok gözle görmeyi nasıl başarır bir insan. Bir anne yüreğiyle nasıl o saçı çeker bir kız çocuğunun  alnından. Okurken cidden siz de çok şaşıracaksınız .
          Blog yazmaya yeni başladığımda, yazdıklarımı kitabı yazan kişinin de okuma ihtimalini hiç düşünmemiştim. O yüzden rahat rahat yazıyordum.Sosyal medya ve bir takım akıllı telefon uygulamaları sayesinde yazarlarla tanışma hatta yüzyüze görüşme fırsatım olduktan sonra şimdi yazacaklarımı bi çok kere düşünmeye başladım. Bu benim içimden geldiği gibi  kitabın bendeki izlerini paylaşmama engel değil tabi ki. Ama şunu biliyorum ki okuduğumuz kitap buzdağının sadece görünen kısmı. Bizim göremediğimiz asıl devasa kısmı yazarın içinde , belki hala aklında türlü çeşit cümleler kurdurmaya devam ediyo ona. Hal böyleyken ben kalkıp kitabı bir kaç paragraf  ile yazınca buraya, sanki haddimi aşmış gibi hissediyorum kendimi. Gerçi ben yazmaya başladığımda amacımın kitapları ,yazarları  eleştirmek yargılamak, yermek ya da sadece övmek olmadığını söylemiştim. Ben okuyorum , bende kalan izleri yazıyorum. Hatta birazını da kendime saklıyorum ki ,benim yazdıklarımı okuyanlar da merak etsinler kitapları ve alıp onlar da okusunlar diye.  Şimdi hal böyleyken sevgili Barış Çağrı Genç'in karşısına geçip kitabını anlatmak zor olacak. Bir taraftan da içim şundan dolayı rahat bi nebze ,çok yakında kendisi ile keyifli bir  söyleşi için bir araya geleceğiz. Burada anlatamadığım dilimin dönmediği şeyleri de yüz yüze konuşma şansımız olacak.  

               Farklı gibi görünen ama birbirine dokunan öyküler var Fotoğraflar'da. Hem birbirlerine hem de okurken bize öyle bir dokunuyor ki bu öyküler. Daha en başında sulugöz okur moduna girdim. Okuduğum sayfalarda ellerimle dokunduğumu hissettiğim askerler vardı. Korkuyorlardı. Gelmişlerdi bulundukları yere ama neden geldiklerini,  ne yaptıklarını onlar da bilmiyorlardı. Çocuklar vardı ölen ve onlar da neden öldüklerini bilmiyorlardı. Anneler çocuklarının neden öldürüldüğünü bilmiyordu. Anneler vardı o çocukları öldüren yavrularını tanımayan , tanımak istemeyen. Savaş vardı , terör vardı. Olan biteni tüm dünyaya olduğu gibi anlatmaya çalışan haberciler vardı. Öyle can yakıcıydı ki gördükleri , görmediler , diyemediler kimseye. Gözyaşları akıyordu, kiminin dışına bi çoğunun içine içine. Çaresizlik vardı. Ölmüş insanlık vardı. Kırılmış çerçeveler içinde solmuş fotoğraflar vardı , ne kadar kötü olursa olsun yaşananlar ,anı olsun diye çekilen  asker fotoğrafları vardı.Bir hastane köşesinde gazetelerden oğluna yatak yapmaya çalışılan bir annenin , bir paket makarna için onurunu makarnalarla birlikte yerlere saçan insanların, babasına idam edilmeye götürülürken  veda eden , şaşkınlıkla karışık korku duyan bir kızın , başka çareleri kalmadığı için ne yapacağını bilemedikleri eşyaları bile yağmalayan insanların fotoğrafları vardı. Hep gülümsetsin isteriz bizi fotoğraflar ama bunlar bildiğimiz fotoğraflar değillerdi. İşte bu fotoğraflara bakmaya gücünüz varsa , sadece önüne değil çevirip arkasına bakacak yüreğiniz varsa hemen alın bu kitabı ve okuyun. Mutlaka okuyun.




     Bu yılki kitap fuarında kendimi evimde gibi hissettiğim bir yayınevi  vardı.Yitik Ülke Yayınları fuarda tüm gün nefes alma durağım oldu.Barış Çağrı Genç 'inde  dahil olduğu çok güzel bir aile onlar.Bir kez de buradan sevgili Yitik Ülke ailesine ve Kadir Aydemir'e teşekkür ediyorum.
 
 
 
  •  

      Bir Fasit Daire

      9 Kasım 2015 Pazartesi

      | | | 0 yorum

                    
       
       


               Cemafer'in ölüp ölüp ölemediği, son nefesini bir zurnaya üfleyerek ölümsüzlere karıştığı ; Hasret'in bir su damlası gibi damlaya damlaya dolup evine sığamayıp ,taşıp sızarak nehire karıştığı , nehirle birlikte Zarif'e Zarif'le birlikte yine nehire ulaştığı ; Zarif'in göçerlikten vazgeçenlere inat, içinde akan nehrin hipnozundaki ruhuna uyup, durmadan yorulmadan yürürken, Hasret'e çarpıp onu da seline kattığı ;Semine kadının şalvarının paçasının hiç kurumadığı ;ışıklı arabaların kendi halinde zararsız insanları , içi dışı fesatlarla birlik olup dertop edip götürdüğü ; Sevgül'ün sevmediği bir adamla evlenmektense ölümü sevdiği ; Kasım Emin'in Sedef diye yanışından sebep , şu kemiği olasıca dili "Aşkın mabedi de tendir hadisi de " deyince cümle alemin kendisine düşman kesildiği ; Hasret'in babasının hayata katlanabilmek için içtiği şarap şişelerinden yaptığı çemberin içine, tıpkı hayata sıkışıp kaldığı gibi hapsolduğu ; Melahat'ın Hasret'i ruhunun derisini bile soyana kadar haşlaya haşlaya yıkadığı ;her derde deva olsun diye her yerde zurnanın çalındığı ; kırk ölmüşlerin toprağından kırk bir çeşit ot toplanıp, Şeytan Nehri'nin suyunun kırk bir kez kafadan aşağıya boca edildiği ; öğretmenlikten atılıp bağ evinde inzivaya çekilmiş Hasan Hoca'nın ,ordan burdan topladığı el yazması mektupların sırrını çözüp Kel Şehrin derdine derman aradığı ; hatta Kel Şehrin tüm insanlarının insanın insana ettiği zulme şahit olup yıkılmayıp ayakta durma taklidi yaptığı bir öykü mü aramıştınız? İşte aradığınız her şey hatta daha fazlası Bir Fasit Daire 'de.  Bu fasit dairede döner döner kendinizi mi kaybedersiniz, yoksa daire sizi döndürüp döndürüp savurur mu kendi içinizdeki boşluğa, bunu okuduktan sonra göreceksiniz.
       
       
       

       
                 Kitabevine gidip kitap almak biz kitap severler için inanılmaz bir keyif. Orada sizi bekleyen kitaplarla kavuşmanın hazzı tarifsiz. Ben bir şekilde gelip beni bulan kitapları da çok seviyorum. Bir Fasit Daire de bana gelen kitaplardan biri. Daha önceki yazılarımda ortak paydalarımdan birinin de kitaplar olduğu dostlarımdan bahsetmiştim size. Bu dostlarımdan biri " ki kendisi de çocuk kitapları ile ilgili şahane tavsiyelerde bulunan bir blogger " Hayriş , meslektaş olmaktan da gurur duyduğum dostum. "Bir kitap var elimde çok seveceksin." deyip tutuşturdu elime bu kitabı. Yine bir meslektaşımız tarafından yazılmış bu nefis öykü kitabı gelip, beni buldu işte.
                Iyi ki buldu çünkü öyle çok kapı açtı ki bana. Öncelikle yıllarca belki de birbirimize paralel yaşadığımız ama hep teğet geçip bir türlü kesişemediğimiz değerli bir dostla birleşti yolum. Kitabımızın yazarı sevgili Berna Durmaz , uzun uzun söyleştiğimiz o keyifli günde yazma hevesime körük oldu adeta. Ha bir de okurken memleketimin insanlarını ne çok sevdiğimi ve farkında olmadan nasıl gözlemlediğimin anlamamı sağladı bu kitap. Her bir karakter gözümün önünde canlandı. Ben okumadım adeta o insanların arasına girdim de yaşadım herşeyi.
       
       
       
                  Öyle güzel bir dille yazılmış ki tüm öyküler her cümlede çok lezzetli bir şey yemişsiniz gibi tadı kalıyor damağınızda. Karakterler  yalın  ama çok derinlikli. Her biri birer roman kahramanı olabilir uzun uzadıya. Kısacık bir öykünün bu kadar içimize işlemesi kesinlikle yazarımızın başarısı. Insan yirmi sayfa önce tanıştığı birinin ölümüne üzülür de özler mi onu? Özlüyorsunuz işte. Ben mesela şimdi ilk okumada her ne kadar nefret ettiysem de Hasret'in annesinden eminim ki yakından tanısam ondan dinlesem hikayesini , severdim onu da. Akıcı dili, lezzetli betimlemeleri , ustaca kelime oyunları ile hayranlıkla okuyacağınız blr kitaptan bahsediyorum size. Ortalıkta dolaşıp burnumuza sokulan kitapların değil ,  saklı kalmış güzelliklerin peşin de olmamızın gerekliliğini ve önemini anladım mesela bir kez daha. Çok etkiledi beni evet. Ve buna şeyi sadece 119 sayfada yaptı.
       
       
       
               Kendinize bu güzel deneyimi mutlaka armağan edin diyorum. Bakın TÜYAP hala devam ediyorken Can Yayınları'na mutlaka uğrayın ve edinin bu kitabı. Yoksa Karakuralar peşinizi bırakmaz:) Onlar ne mi ? Okuyacak ve tanışacaksınız ,çünkü biliyorum ki çok merak ettiniz bu kitabı. Ettiniz ettiniz haydi itiraf edin:) Daha ilk sayfalardan anlatılanların arasında dolaşıyor, sanki okumuyor da yaşıyor gibi hissetmezseniz ben burdayım. Ay dayanamadım yazıcam sonra da susmam gerek yine çok konuştum çünkü Cemafer'in son sözlerine kulak verin hele.
       
      " Ne yüzler ne insanlar gelir geçer de bir zülüm kalır yer yüzünde. Bir fasit dairedir zulüm , kuyruğunu yutmuş yılan. Döner döner tekrarlanır, döner döner tekrarlanır, döner…"