Bir Fasit Daire'nin Yazarı Berna Durmaz'la Söyleşi

6 Kasım 2015 Cuma

| | | 2 yorum

 
      
 
         Blog  yazmaya başladığımdan beri blogumda bir röportaj  yazmayı istedim. Bir Fasit Daire'yi  okuduktan  sonra   Berna Durmaz'ı kendime bir çok açıdan yakın bulunca o gün , bu gün dedim ve kendisine bu teklifi ilettim. Röportajdan çok bir dost sohbeti havasında geçen buluşmamızın bana kattıkları, aldığım keyif tarif edilemez. Ben size sohbeti harfi harfine aktarmaya gayret edeceğim. Umarım bu güzel sohbetin sıcaklığı size kadar ulaşır. 
 
 
 
 
 
 
1. Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Çocukluğumdan beri hep bir şeyler yazmak, bir şeyler üretmek istediğim için yazıyorum. Bize, yazarlığın bir meslek olmadığı, bunun yanında hayatımızı idame ettirecek bir meslek edinmemiz gerektiği söylendi. Bundan dolayı Üniversitede Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi bölümünü okudum.Yapmayı istediğim şey bu değildi aslında. Mezun olduktan sonra çalışabileceğim yerler çok sıkıcıydı, devlet daireleri ya da bankalar.. Kendimi yakın hissettiğim öğretmenlik mesleği oldu çünkü hem çocuklarla iletişim kurmak zevkle yapabileceğim bir şeydi, hem de tatillerinin çok  olması bana yazmam için bolca vakit bırakacaktı. Benim için yazmak, çocukluğumdan beri bir tutkuydu. Lise yıllarından itibaren, nasıl yazabilirim , nasıl yazar olabilirim  diye düşünmeye başlamıştım. Siyasal Bilgiler Fakültesi elbette bana çok şey kattı. Dünyaya bakışımı değiştirmem açısından, genel kültür açısından… Hukuk, İktisat, Toplum Bilimi gibi dersler sayesinde ,toplumu anlamak, bilmek, görmek mümkün oldu. Sonuçta öğretmenliği seçtim ve şu anda hem öğretmenliği hem yazarlığı çok severek yapıyorum. Bir taraftan yazarlık bir taraftan öğretmenlik…

2. İyi bir okur musunuz? Yazmanın çok okumakla alakası var mı?

        Kendimi hiç iyi bir okur gibi görmedim. Çünkü ne kadar çok okursam okuyayım az okuduğum duygusuna kapılıyorum. Edebiyat o kadar büyük bir derya ki…Ne kadar çok okusam da  kendimdeki o yetersizlik duygusu bazen beni kahrediyor. Oturup bir milyon tane de kitap okusam o yetersizlik duygusu beni terk etmeyecek. Bunu da biliyorum.

Kitapkurduikizannesi : Aslında galiba bu duyguya ulaşınca iyi okur oluyorsunuz. 

 BD: O kadar korkunç bir duygu ki bu hiçbir zaman iyi okur olduğunuzu hissedemiyorsunuz. Ben çok iyi okurum diyenlere  şaşırıyorum. Bu, varılacak bir nokta mı? Benim böyle bir noktam yok. Belki başkalarının vardır. Bu bitimi olmayan bir yol. Hala ulaşamadığınız , okuyamadığınız yazarlar çıkıyor. Hala ben şu yazarı okumadım diye not ettiğiniz, ben niye hala bu yazarı okumadım diye kahrolduğunuz yazarlar var.

Kitapkurduikizannesi: Bizim hep okuma listelerimiz uzar gider

BD: Her gün yeni birileri ekleniyor ,uzayıp gidiyor bu listeler. Yeni çıkan yazarlar, eskilerden okuyamadıklarımız... Tüm bunlar harmanlana  harmanlana, birbirinin peşine takıla takıla bir zincir oluyor. Ondan dolayı ben hala iyi bir okur olamıyorum. Okumam gereken daha çok kitap var ,bütün okuduklarımın yanında.

3. Yazmakla iyi bir gözlemci olmak arasında bir ilişki var mı?

          Hepimiz iyi bir gözlemciyiz. Biz hiç farkında olmadan beynimiz sürekli bununla meşgul zaten. Çevrede görüp duyduğumuz şeylerden çok daha fazlası her saniye belleğimize kaydediliyor. Asıl mucize yazma sırasında bunların kağıda dökülmesinde. Yazı tüm gücünü, hayal gücünden çok, belleklerimizdeki bu bilgi birikiminden alıyor bence. Biz yazarken kalemle belleğimizi kazıyoruz adeta. Ne kadar çok derine inersek yazı o denli yazan için bile şaşırtıcı oluyor.   

 4. Yazmak bir yetenek mi? Öğrenilebilir birşey mi? Yaratıcı yazarlık atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

   Beni yazmaya yönelten şey doğuştan getirdiğim eğilimlerim olabilir. Ya da yazarken metnin girdiği dar boğazlardan onu kolayca düze çıkarmanın yetenekle  bir ilgisi olabilir ama asla yetenek tek başına yeterli olmayacaktır. İşlenmesi gereken bir cevherdir o. İşte burada işin içine öğrenme giriyor. Bir yazar nasıl iyi yazılacağını başka yazarlardan ve kitaplardan öğrenir. Bu, öğretilebilir bir şey değil, öğrenilebilir bir şeydir. Eğer yazmaya yeteneğiniz yoksa hiçbir kitap ya da yazarlık atölyesi sizi yazar yapmaz. Ben henüz kitaplarım basılmadan önce bu atölyelere katıldım. Benim için hem yazdıklarımı usta yazarlarla tartışma açısından verimli oldu hem de çok keyifli çalışmalardı.   

5. Her zaman her yerde yazabiliyor musunuz? Yazmak için özel bir saatiniz mekanımız var mı?

      Her zaman her yerde yazamıyorum ne yazık ki. Yazmak için belirlenmiş, düzenli bir saatim de yok. Çok sık kalemi elime alıyorum ve her yazdığım istediğim gibi de olmuyor. Yazmanın saatini yine yazının kendisi belirliyor çünkü. Ne zaman nerede yazılacağı hiç belli olmuyor. Bana düşense en küçük bir boşlukta kalemim elimde, defterimin başında onu beklemek.

6. Can yayınları ile nasıl tanıştınız? Yayınevi seçiminde kıstaslarınız var mı?

     İlk kitabımın yayına hazır olduğunu düşündüğümde birçok yayınevine gönderdim. Olumlu yanıt Can'dan geldi. Bu da beni mutlu etti. Çünkü Can Yayınları benim için de  çok özel bir yayınevi. Faruk Duman orada. Çok sevdiğim ve kitaplarını severek okuduğum bir yazar. Faruk Duman'ın editörüm olması benim için çok büyük bir şanstı.

 7. Yazmak için nasıl bir hazırlık süreci gerekiyor? Bir ekibiniz var mı?

     Bir ekibim yok. Sadece kalemim ve defterim. 

Kitapkurduikizannesi: Kalemle mi yazıyorsunuz? 

BD :  Evet kalemle yazıyorum. Az önce de dedim ya, belleği kalemle kazımak diye, o da oradan geliyor. Bilgisayarla yazamıyorum. Dokunmanın yazmakla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Elimle kalemi tuttuğum anda yazma isteği duyuyorum. Klavye bana o hissi vermiyor. Tabii klavyeyi kullanıyorum ama yazının  ham hali kalemle çıkıyor. Defterler dolduruyorum. Kitaba basıldığında iki sayfa tutan öykü için on- on beş sayfa yazıyorum. Çünkü o kadar kontrolsüz bir şekilde rastgele yazıyorum ki defterlerimdeki  yazıyı görseniz okuyamazsınız. Başı sonu ortası diye bir şey yok, karmakarışık bir şekilde gidiyor. Onun  içinden öyküyü bulup bilgisayara geçiriyorum.

 
 8. Bir yazarın sosyal medya ile arası nasıl olmalı? Siz sosyal medyayı kullanıyor musunuz? 
 
Yazarların sosyal medya ile arası iyi olmalı elbette ama benim sosyal medya ile aram hiç yok. Ben henüz o dünyaya çok uzağım, az çok kullanıyorum ama henüz o dili keşfedemedim sanırım. Benim dilimle sanal dünya dili henüz uyuşmadı. Bunu çok iyi yapan yazarları görüyorum ama ben yeterince kullanamıyorum.



9. Kitaplarınızda mesaj kaygısı taşıyor musunuz?

        Eğer bir öykü mesaj kaygısı taşınarak yazılıyorsa daha en baştan kaybediyor bence. Onun derdi birilerine bir şeyleri öğretmek değildir. Eğer bunu yapmaya başlıyorsa ,   okuyucuya parmak sallıyorsa , tepeden bakıyorsa, "bak eğer şöyle yapmazsan böyle olur gibi "yazar kendi düşüncesini fikrini okura alttan alttan sinsice ,bana hep sinsice  gelir , vermeye çalışıyorsa bu bana okuru aptal yerine koymak gibi geliyor. O yüzden ben mesaj kaygısı duymuyorum ve duymak da istemiyorum. Ama elbette ki öykünün kendi içinde bir yazılış amacı vardır. Bir şey görmüştür, bir şeye değiniyordur. Yazarın bir şeyden dolayı canı yanmıştır. Zaten yazar o yeri gösteriyordur ve okur ile birlikte oraya bakıyordur. Yazarın tek yaptığı bu olmalı.  Kendimizi, yaralarımızı, acılarımızı  , düşündüklerimizi ortaya koyduğumuzda okurla birlikte aynı anda paylaşıyorsunuz onu. 

Lezzetli Çocuk Kitapları :  Özellikle çocuk kitaplarında ben bu mesaj kaygısını  çok görüyorum.

 BD: Evet belki çocuklarda zaten bunun için zevkle okuyamıyor. Çünkü birileri sürekli parmak sallıyor onlara. Kitap içinde bunu fark ediyor çocuklar ve çok sevimsiz oluyor bu tavır. 

       Kimse kimseye bir şey öğretmeye çalışmamalı aslında ben şimdi öğretmen olarak bunu söylüyorum ama bir gün okulda öğretmenlik ile ilgili bir seminerde ben de konuşmacıydım. Eğitmenin, eğmekten geldiğini söyledim orada. Hem de toplumun istediği yönde eğmekten. Çocukların tüm farklılıklarını törpüleyip hepsini aynı hizaya getirmeye çalışıyoruz. Aslında yapılması gereken bu değil, benim eğitim anlayışıma göre biz kılavuz olmalıyız. Yol göstermeliyiz. “Ben de burada sizinle birlikte öğreniyorum”, bunu söylemekten çekinmiyorum. Bu yüzden benim öykülerimde mesaj kaygısı yok. 

10. Hedeflediğiniz bir okuyucu kitlesi var mı?  

       Hedef okuyucu kitlesini, hayır, hiç düşünmedim. Çünkü yazınızla, okurla kendi aranızda  bir köprü kuruyorsunuz. O köprünün bir ayağı  sizde diğer ayağı  okurda. Bu ayağın kim olduğunu bilemezsiniz. Köprüyü kurmama yardımcı olacak herkes benim okuyucu kitlemdir.  Daha doğrusu bu onlara kalmış bir şey, o köprünün bir ayağı boşlukta kalabilir, benden çıkıp boşlukta sallanabilir. Biri alıp onu, kendisiyle arasında köprü kurabilir. Benden çıkıyor artık bu sorumluluk. Bir ok gibi atıp tam hedefi vurayım diye bir şey yok. 

Kitapkurduikizannesi : Çünkü siz bir şey pazarlamıyorsunuz bir pazarınız yok. 

BD: Hedef belirleyerek yazmak sanırım yazmanın anlamını kaybettirir. Biz bir reklam şirketi gibi hareket edemeyiz. Dediğiniz gibi bir ürün pazarlıyor gibi düşünemeyiz. Şu satışı şuraya yapacağız, hedefimiz burası gibi bir düşünce olamaz. Son dönemde böyle yazarlar olduğu söyleniyor. Ama ben buna inanmak istemiyorum. Okuyucuyu düşünerek yazmıyoruz , kendi içimizden geleni yazıyoruz. Bir yazar, ben şunu yazayım çok para kazanayım, diye yazıyorsa, şu kesime yazayım çok satan olayım, diye yazıyorsa onlar yazar değiller. Kitapların isimleri kalıyor ama yazarların adı yok. Kitabevlerinde vitrinde sergileniyor, herkes okuyor, deniz kıyısında herkesin elinde ama iki yıl sonra o kişinin adı yok oluyor.  Onlar sektörün ürünü. Onlar bir kitle belirler, onların istekleri için yazabilirler. Biz onları edebiyat dünyasına dahil etmiyoruz. Bunu ben gençlere de söylüyorum. Kitapçılara gittiğinizde en öndeki kitabı almayın, gerilere arkalara atılıp tozlanmış olanları bulun mümkünse. Vitrini ışıltılı kitapçılara gitmeyin, tozlanmış kitapçıların altlarında diplerinde kalan kitapları  bulun. O zaman bazılarının ulaşmamızı istemediği kitapları bulup okursunuz. Size dayatılan kitapları değil.

11. Kitabın yazım ve basın sürecinde yaşadığınız en büyük zorluk nedir?

   En başı her zaman zor. Bomboş bir sayfa var önümüzde ve ne yazacağınızı bilmiyorsunuz. Mutlaka boş sayfalar doluyor ama yazmaya değer bir şey yakalamak da  önemli. Her yazdığınız öykü olmuyor. Her gün yazmaya çalışsam da her gün bir öykü çıkmaz. Onu yakalamaya çalışıyorum. Bu zor ama yakaladığımda da peşini bırakamıyorum. Bazen bir paragraf yazdığımda buradan bir öykü çıkar hissi doğuyor. Bir önsezi oluşuyor. Onun üzerine gidip ilerletmeye çalışıyorum. İlerledikçe ortalarda, hatta sona geldiğimde güvenimi kaybediyorum. Bundan bir şey çıkmaz diyorum. Ama o beni yine rahat bırakmıyor. Defter sayfalarına bakıyorum. Aslında ben başka bir şeye geçtiğimi zannetsem de o başladığımı devam ettiriyorum. O zaman diyorum ki şurada yazdığımla burada yazdığım aynı. Bu öykü buradan yürüyebilir diyorum. Sona geldiğimde yine bazen emin olamıyorum. Sanırım bu öykü defterde kalacak diyorum. Sonra bir bakıyorum aslında farkında olmadan sonu da yazmışım. Aslında yazar olmak yazdığınızla sizin aranızdaki mücadelenin sürüp gitmesi. Bir süre sonra yazdıklarınıza güvenmeyi öğreniyorsun. İçinizdeki sese güvenmeyi öğreniyorsunuz. Bazen ben olmadı desem de o kendini olduruyor. Bu oldu, diyor. Dayatıyor kendisini yazdığınız şey. O zaman böyle kalsın diyorsunuz ve ben de kabul ediyorum o zaman yazdığımı. Ben olsaydım böyle yazmazdım diyorum bazen öykülerimi okuyunca ama onları ben yazıyorum böyle de ilginç bir şey var. Kendimi ikiye bölünmüş gibi hissediyorum. Gündelik aklımla , yazarken kullandığım aklımın çok başka olduğunu düşünüyorum. O başka bir dünyanın kapısından içeri giriyor ve benim de bilmediğim şeyleri bana gösteriyor. Bu çok mistik gibi gelebilir ama değil, yazarlığın büyüsü burada. Farklı bir enerjiyle yazdığımı düşünüyorum. Bu aklımla, bu yaşımla yazmıyorum. Beni aşan bir şeyle  yazıyorum. Yazarken toplumun ortak belleği ile iletişim kurduğumuza inanıyorum. Ben bireysel belleğimle yazmıyorum. Sözcükler de bazen yazarken ortaya çıkıyor. Ortak bir alana ulaşıyoruz ve oradan devşiriyoruz yazdıklarımızı. Bundan dolayı öyküler sadece bana ait değil, ortak belleğin yarattığı şeyler. 

 
 

12. Öykülerinizdeki  karakterlere isim verirken özel tercihiniz var mı? Rastgele isimler mi veriyorsunuz? Yoksa verilen isimler kahramanın kişiliğini de etkiliyor mu sizce?

       Karakterler kesinlikle isimleri ile geliyor. Ben ona Ömer diyeyim ,ona Ayşe diyeyim demiyorum ,diyemiyorum. Bir isimle birlikte o karakter kendi kişiliğine bürünüyor zaten. Ben bir isim yazdığım zaman deftere , onun kim olduğunu, nerede yaşadığını, nasıl konuştuğunu, hangi dili kullanıp , hangi üslupla yazılacağını o isimle birlikte belirlemiş oluyorum zaten. İsim kesinlikle anahtar. İsim oluştuğu anda bende karakter oluşuyor. Bir Fasit Daire'de de Cemafer başka isimde  bir insan olamazdı. Ben ona başka bir isim versem yatakta yatan başka bir adam olurdu. 

    Yazarken de karakterle bağ kuruyorsun, kendi ailenden biri gibi oluyor. Bazen üzülüyorsun ona yapmak istemediğin şeyler yaptırıyorsun. Yazarın merhametli mi acımasız mı olduğu noktasında tartışmalar olur. Sanırım ben karakterlerime merhametli yaklaşıyorum çünkü onları daha yazmaya başlar başlamaz seviyorum. 

13. Öykünün de belli bir okuyucu kitlesi , sevenler kadar sevmeyenler de  var. Öykü yazmak bir risk aslında. Siz kendinizi öykücü  olarak tanımlar mısınız?

      Ben kesinlikle bir öykücüyüm. Son kitabıma en başında bir roman olması için başladım. Çünkü onun daha büyük bir hikayesi vardı. Ama ben roman yazmanın farklı bir tekniği olduğuna inanıyorum ve o teknik bende yok.

Kitapkurduikizannesi: Ben de bu kitabı okurken sanki her kahraman kendi adına tek başına bir roman kahramanı gibi diye düşünmüştüm. Hasret tek başına bir roman karakteri. Zarif öyle. Demek orada doğru noktadan yakalamışım. Zaten kitabınızda birbirinden kopuk öyküler yok. Bir olaya farklı karakterlerin gözünden bakılmış. Bir olay bütünlüğü var. Öyküdeki tadı damağında  kalma hissine bayılıyorum. Yarım kalmışlık hissi harika.  

BD: Benim kalemim öyküye yatkın. Öyküdeki yoğunluğu seviyorum. Romanda biraz daha yayabiliyorsunuz. Öyküde özü vermek zorundasınız. Kocaman bir dünyayı iki sayfaya sığdırmaktan  öte  bazen bir sözcükle anlatmak  zorundasınız. Öykü yazmak o yüzden bana göre daha zor. Çok ekonomik davranmak zorundasınız kullandığınız sözcüklerde. Her sözcüğü tartarak oraya koymak zorundasınız. Öykü sarkmamak zorunda, doğru noktada başlayıp doğru noktada bitmek zorunda. Öykü yazmak zor ve riskli. Okuyucu kitlesi açısından bakıldığında da öykü okuru olmak zor. O yoğunluğu her okur kaldıramayabilir. Öykü okurunun daha çalışkan olması gerektiğini düşünüyorum. Okuduğuyla daha haşır neşir olması gerektiğine inanıyorum. Burası niye burada bitti diye kafa yorması gerekiyor. Roman hele klasik romanda yazar size o kadar hazır lop sunar  ki her şeyi , okuyucu sadece ayaklarını uzatıp kitabı okur  ve bittiğinde ben kitap okudum der.  Ama öykü okuru,  kitabı kapattıktan sonra hala öykü kafasında devam eder. Aslında öykü yazarı,   okuyucuyu da yazar olmaya davet eder. Okur da yazarla birlikte yazmaya başlar ve öykü  bittikten sonra da okurun kafasında yazılmaya devam eder. Bazen sonu ya da başı verilmeyen öyküleri biz tamamlarız. Yarım kalmışlık hissi rahatsızlık verir okuyucuya ve bundan dolayı öykü okuru daha dinamik bir okurdur. Ve bütün bunlardan dolayı ben öykü okumayı da yazmayı da  çok seviyorum. 

14. Üçüncü öykü  kitabınız olan Bir Fasit Daire 2014 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü almış. Bu ödülün sizin için anlamını anlatır mısınız bize?

     Ödül mekanizması Türk Edebiyatı'nda tartışılan bir şey. Olmaması gerektiği yönünde tartışmalar var. Çünkü neyi neyle yarıştıracaksınız. İyi bir öykünün ya da kitabın yazarını bu ödüle aday olduğunda teraziye koyup tartarak mı ödül vereceksiniz.

Kitapkuduikizannesi :  Verdikleri ödülün gerekçesi açıklanıyor ama. Mesela Seçici Kurul,  sizin ödülünüzün gerekçesini şöyle açıklamış:  “Öykücülüğünde giderek artan bir ivmeye sahip olan Berna Durmaz’ın öykülerindeki bütünlüklü ve özgün kurgu dünyası, karakter yaratmadaki dil becerisi nedeniyle bu yılki Haldun Taner Öykü Ödülü’nün yazarın ‘Bir Fasit Daire’ adlı kitabına verilmesi uygun görülmüştür.”

BD: Mutlaka veriyorlar ama ölçütlerini verseniz de hep bir belirsizlik kalır. Benimle birlikte katılan yazarların öyküleri kötü müydü ki ben kazandım. Böyle bir şey yok. Oraya katılan her öykücü  belli bir seviyededir ve o ödülü almaya hak kazanmıştır. Onların arasından sıyrılmış olmanın beni rahatsız eden bir tarafı var. Niye ben diyorsunuz. Bu insanı düşündüren bir şey.

        Benim için anlamını söyleyeyim. Ödül benim için bir onay mekanizmasıydı. Daha önce yaratıcı yazarlık atölyelerine giderken ne yazıyorum, ne yapıyorum diyorsunuz. Kitap çıktı, yayınevi beğendi bu yine bitmiyor. Sonra okuyucu beğenecek  mi diyorsunuz. Yani hep onay istiyorsunuz. Küçük bir çocuğun her adımında annesine dönüp onay beklemesi gibi. Her ne kadar biz okuyucu için yazmıyoruz kendimiz için yazıyoruz desek de yayınladığımıza göre birilerinin onayına ihtiyaç duyuyoruz. Ödül alınca, galiba bu oldu, galiba ben bunu yaptım dedirten  küçük manevi  bir tatmin. Kendimize girdiğimiz yolda devam etmemiz için arkadan ufak bir destek.

        Haldun Taner benim için çok özel biri. Öyküleri çok farklıdır. Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, On ikiye Bir Var , Kızıl Saçlı Amazon... Onun üslubu, yaklaşımı kullandığı dil  çok keyif verici.   Liseden beri okuduğum takip ettiğim yazar olmasından dolayı onun ismiyle bir ödül almak da benim için çok değerli. 

15. "Nerede bir acı varsa yüreğimiz orada sızlar. " demiş Haldun Taner. Sizin yüreğinizi  en çok sızlatan ne son günlerde? Bu sızılar yeni bir kitaba dönüşür mü?

    Tam da  katliamların olduğu , insanların dilinden, ırkından dolayı öldürüldüğü zamanları yaşıyoruz. Hepimizin yüreği zaten şu anda yanıyor. Birkaç hafta önce yüzlerce insanı ,genci  Ankara'daki patlamada kaybettik. Tabii bu acı insan olarak hepimizin yüreğine düşüyor. Yazar olarak da tabi yüreğim yanıyor. Ama tüm bunları hemen dile getirip kaleme dökemiyorum. Oturup Ankara'daki patlamayı ben şu dakika yazamıyorum. Sadece o sızı, o acı yavaş yavaş sızıyor öykülerime. Umutsuzluğa düşüyorum,  umutsuzluk öykülerime karamsarlık olarak yansıyor. Elimde olmadan yazarken o acıları öykülerimde  yaşatıyorum. Ve  bunu yapmamız da gerekiyor aslında. Biz hepimiz çağımızın tanığı olmak zorundayız. Bütün bu yaşananları birilerine anlatmak zorundayız. Ben dilim döndüğünce elimdeki malzemeye göre bunu yapıyorum. Orada yaşanan her şeyi birebir anlatamayabilirim bir yazımda ya da bir öykümde. Ben kendi iç olanaklarımı kullanarak yazıyorum. Keşke direkt,  net yazabilsem, daha özgür olabilsem. Öfkemi daha net sözcüklere aktarabilirsem. Bazı noktalarda çaresiz kalıyoruz. Çaresizliğimizi de  yazıya dökerek ifade etmeye çalışıyoruz.

16. Yeni bir kitap projesi var mı yolda?
 
       Evet mayıs ayında bitmiş bir kitabım var. Sözleşmem de imzalandı ama 2015 yılına yetişmeyeceğini söylediler. Belli bir yayın programları var tabi. Ama 2016 yılının başında Karayel Üşümesi geliyor. Bol bol üşüteceğim sizi sanırım. Her öyküde ruhen üşüyeceğiz.  

17. Kitaplarınızın  arasında en çok sevdiğiniz hangisi?

       Bir Fasit Daire. Yazılışı uzun yıllarımı aldığı için herhalde. 2008'de yazmaya başladım, ki o tarihten öncesinde de aklımdaydı, 2013'te ilk baskısı yapıldı. O yıllarda her anımda yanımdaydı. Başka kitaplar araya girmesine rağmen ,mesela Tepedeki Kadın, Bir Hal Var Sende gibi, onlar yazıldıktan sonra ben Bir Fasit Daire'yi yazmaya devam ediyordum. Çünkü bu benim ilk projem. Yazar olmaya karar verdiğimde yazmaya başladığım bir öyküydü. . Üçüncü kitap oldu çünkü yazma süreci çok uğraştırdı beni. Yazarken altından kalkamadığımı düşündüğüm yerler oldu. Aslında beni de aşan zor bir hikâye. Bir Fasit Daire belki daha ileriki yaşlarımı beklemem gereken bir kitaptı. Bu kadar beklememe rağmen diyorum ki  elli, altmış yaşında bu kitabı çok daha farklı işlerdim. Yine de şunu düşünüyorum , kafamdaki o en baştaki haritaya göre yapmak istediklerimi  yaptım. Ulaşmak istediğim noktaya ulaştığımı düşünüyorum. Yine de şunu eklemeden edemiyorum. Bu kitap çok farklı yerlere açılıyor. Ana cadde belli ama ara sokaklara çok fazla giriliyor ve ara sokakların bazılarına sadece sokağın başından bakıp ana  caddeye geri döndüm. Ben o sokağın sonuna kadar gidemedim o yüzden belki de içimde kaldı ve bir kere daha yazılabilir diyorum

Kitapkurduikizannesi: Keşke bunu da  eklesem dediğiniz bir karakter var mı?

 BD: yok hatta ben bir kaç karakteri çıkardım. Faruk Duman'la  yaptığım son görüşmede kitabın son üç bölümünü çıkardım. Zaten bu kitap hep eksilte eksilte daralta daralta gitti. Bazı yerlerde o daralttığım çıkardığım kısımların , hani silersiniz de izi kalır ya ,  ben izlerinin kaldığını görüyorum. O yüzden bu kesinlikle bitmemiş bir kitap.

18. Basılan ilk kitabınızı elinize aldığınızda ya da raflarda gördüğünüzde neler hissettiniz?

       Ağladım. Uzun süre hayalini kurmuştum. Çok acı çekmiştim.Üç yıl boyunca , dosyamı bütün yayınevlerine gönderdim, geri çevrildim. Her seferinde kahroluyordum. Eşim de  bunları birebir benimle yaşadı. Kitabı büyük bir umutla gönderiyorsunuz ve red cevabı alıyorsunuz ama o kadar yıkılmama rağmen, hayır bu kitap olacak bunda bir şey var deyip kitabı yeni baştan  yazıyordum. Tepedeki Kadın defalarca yeni baştan yazıldı. Üç yılda dört farklı yayınevine defalarca aynı dosya giderse artık herhalde onlar da bıktı basalım da kurtulalım dediler. :) 

Kitapkurduikizannesi: Reddedilme gerekçesini söylüyorlar mıydı? 

      Hayır sadece "Yayın programımıza alamayacağımızı  bildiririz " diyorlar ve ben üç gün boyunca oturup ağlıyorum ama üç gün sonra ayağa kalkıyorum. Evet ben yapacağım ,yazacağım ... Tepedeki Kadın'ın öykülerinin üzerinden kaç kez geçtiğimi bilmiyorum. Defalarca, defalarca ve artık en sonunda Faruk Duman bu çabamı  takdir etti herhalde ve "Öykülerinizle ilgileniyoruz."dedi. Bu da benim için büyük bir başarıydı. Bundan dolayı da kitabı ilk elime aldığımdaki duygularımı tahmin edersiniz. Bu kadar çabadan sonra kazanılmış bir şey. Cumhuriyet Kitap’ta  kitabımın ilanını  ilk gördüğümde bu iş tamam , dedim ve ağlamaya başladım. 

 


 19. Bir Fasit Daire zor bir kitap adı. Bu da bir risk değil mi?

      Kitap da  zor. Dili anlaşılabilir ama kitapta yakalanması gereken ipuçları var. O ipuçlarını birleştirince bütünün kavranabileceğini düşünüyorum. Çok düz bir okuma ile keyif alabilirsiniz ama bağlantılar kurarak da başka bir okuma yapabilirsiniz. Farklı okumalara  açık bir kitap. Farklı karakterler hikayeyi tamamlıyor. Aslında hepsinin hikayede bir rolü var. Hepsi aslında sahnede kendi repliğini söylüyor ve iniyor. Tümünü okuyanlar hikayenin bütününü anlıyor.

 20. Bu kitapta en çok sevdiğiniz karakter kim?

 Cemafer elbette , Hasret, Zarif onlar da benden biri ama Cemafer her şeyin başlangıcıydı , sonunda da var. Öyküyü yürüten  o. Her şeyi başlatan o. Sanki diğer karakterler onun çevresinde yan karakterler gibi. Ama her öykünün kahramanı aslında kendi öyküsünün de kahramanı gibi. Bizler de kendi hayatlarımızın kahramanıyız. Bundan yola çıkarak her öykünün kendi kahramanı var.  Birinde Hasret birinde Zarif,  birinde Hasan Hoca hepsi kendi hayatlarının  kahramanı ama hepsi aslında hikayenin anlaşılmasında yardımcı olan yan karakterler.

Kitapkurduikizannesi:Ben Hasret'i bir su damlasına benzettim. Zaten öyle su gibi, evine sığmadı taştı, sızdı ve nehire karıştı. O nehir de Zarif'ti. Zarif'le birlikte nehir olup aktılar. 

BD: Kesinlikle ben de bunu hissederek yazdım Hasret’i. Çok güzel ifade ettiniz.

21. Kitabı henüz okumamış olanlar için beş cümleyle  anlatın desem...

  •  Ötekini kabul etmek
  • Bireylerin farklılıklarını kabul  ettirmesi
  • Çıkış arayışı
  • Zamanın döngüselliğine hapsolup kalmış insan çaresizliği
  • Bu kitap  aslında bir tür kapalı devre,dönüp dolaşıp kendi üzerine kapanan bir kitap.

 

22. Kitabı okuduktan sonra kapak tasarımında kullanılan resim cuk oturmuş diye düşündüm. Kapak önemli mi sizce? Siz mi karar veriyorsunuz kitap kapaklarınıza? 

        Evet son kararı ben veriyorum. Bu kitapla ilgili bana iki tane resim gönderildi. İkisinden birini seçmeliydim. İlkinde bizim Trakya'daki gibi kırmızı kiremitli çatılı evlerden oluşan bir sokak,  karşılıklı iki ev  arasına gerilmiş bir ip. İpte çamaşırlar ve çatıda kuşlar. Çok durgundu. Hatta gri bir gökyüzü soğuk renkler. O resim Kel Şehir'den  bir manzara gibi düşünülmüş ama resmin o durgun hali kitabın hareketliliğine uymayan bir şeydi. İkincisi bu resimdi. Bunu görünce, tamam dedim. Anlamışlar aslında olayın ne olduğunu ama kararı bana bıraktılar. Görünce vuruldum ,neden vuruldum?  Evet, bir döngüsellik var, çok hareketli, oradaki insanlar benim insanlarım. Bakınca Cemafer'i , Hasret'i , Zarif'i gördüm. Bir yandan çalgı çalıyor. Bu davul zurna olsaydı tam benim kitabım için yapılmış derdim. 

Kitapkurduikizannesi: Bu resimde insanların yüzleri yok. Ben kitap kapağında karakterlerin yüzlerini görmeyi sevmiyorum. Sanki okuyanın beyninde karakteri o yüze dayatıyorlar gibi geliyor bana. Bu resimde yüzlerin olmaması bize bu özgürlüğü veriyor. Herkes okurken kendi yüzünü yaratıyor. 

23 .Kurgusu alışılmışın dışında. Ben çok keyif aldım. Bu biraz okuyucuyu sınamak gibi miydi? 

      Okuyucuyu sınamak değil kendimi geliştirmek ve değiştirmek diyelim. Yaptıklarınızı yazdıklarınızı başka yerlere taşımak zorundasınız. Yeni bir şeyler yapıyorum diyemiyorum. Var olan teknikleri kullanıyorum. Böyle bir şey var, diyerek bunu göstermeyi istedim.. Juan Rulfo'nun Pedro Paramo isimli bir kitabı var. O kitabı okuduğunuzda diyorsunuz ki bir kitap böyle de yazılabiliyormuş.Bir metin farklı zamanları bir arada kullanabiliyormuş.Başı sona sonu başa almak mümkünmüş. Sebep-sonuç ilişkisi kurmak zorunda değilmişiz. Okuduğumuz kitaplar bize farklı yazım tekniklerini gösteriyor.

24. Ben de yazmayı çok seviyorum. Bazen başlayınca biri beni durdursun diyorum. Ama iş kitap yazmaya gelince hep erteliyorum. Yazmak için bir olgunlaşma anı, doğru zaman var mı?

      Evet ,doğru bir zaman en azından benim için var. Ben bu zaman gelene kadar çok uğraş verdim. Bir süre sonra dönüp soğukkanlı  olarak bakınca tam da doğru zamanda çıkarmışım diyorsunuz.

25. Meslektaşız. Bir devlet okulunda öğretmenlik yaptığınızı biliyorum. Devlet memuru olmak sizi kısıtlıyor mu yazarken? Yazar öğretmen olmak zor mu? 


     Devlet memuru olmak, öğretmen olmak farklılıkları taşıyabilir  bir durum değil. Aksine, herkes gibi olmak, herkes gibi davranmak, en başta  herkes gibi giyinmek  zorundasın. Bundan dolayı biz bir süre sonra kendi bireyselliğimizi yaşatamıyoruz ya da  içimizde tutuyoruz. Buna zorlanıyoruz açıkçası. Dolayısıyla kısıtlanıyoruz da. Devlet memuru olmamın böyle bir zor tarafı var. Ama devlet memuru olduğum için yazmaktan vazgeçtiğim bir şey olmadı. Dilin kemiği yok. Yazarken de konuşurken de bir yerlere dokunuyoruz.

 26. Yaşıt sayılırız. Aynı kuşağa çocuklarıyız. Üstelik aynı coğrafyada aynı kültürde büyümüşüz. Çocukluğunuzun, yaşadığınız yerin öykülerinizde etkisi var mı?

      Edip Cansever'inMendilimdeki Kan Sesleri” şiirinde " İnsan yaşadığı yere benzer " dizesine baktığınızda benim bunları yazma sebebim ortaya çıkıyor. Ben tamamen bizim oraları yazdım. Kel Şehir benim çocukluğumun şehri. Oradaki insanlar benim komşularım. Onlar benim sokağımda gezen insanlar. Kitap tamamen benim çocukluğum boyunca biriktirdiklerim. Romanlar benim her zaman dikkatimi çekti. Benim mahallemle onların mahallesini bir ev ayırıyordu. Onların yaşantıları başka, onların mahallelerine girilmez, onların düğünlerinde gidilmez… Bu hep böyleydi ve ben bunu çocukluğumdan beri hep sorgulardım. Naciye ablamız vardı mesela Cemafer'in  eşi Semine Hanım o. Ben onların çok ezildiklerini gördüm.  Dışlandıklarını , insan yerine konmadıklarını. Aslında ben kitapta anlattıklarımın  hepsini gördüm  hepsini yaşadım. O yüzden en çok sevdiğim kitabım  Bir Fasit Daire... 

 

 27.Bir Fasit Daire'den sonra tüm kitaplarınızı okumaya karar verdim. Sizce ilk hangisini okumalıyım? 

 
       Madem ki sondan başladınız önce Bir Hal Var Sende sonra Tepedeki Kadın'ı okuyun. İlk kitabım Tepedeki Kadın.. İşin çok başıydı o kitap, henüz sesimi bulmaya çalıştığım hatta bulamadığım bir kitaptı.  Ama o da bir basamaktı.  Bundan sonraki kitaplarımda da daha öncekilerle ilgili bunu hissedeceğim belki. İşte böyle böyle gelişiyor insan.

 

28. Son dönem öykücülerinden  en beğendikleriniz? Bize tavsiyeleriniz

 















Ve Ahmet Büke’nin bütün kitapları


29 . En sevdiğiniz yazarlar , en sevdiğiniz kitaplar ?




 İtalo CalvinoBir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu


Çehov \ tüm öyküleri 










 

30.Şiir okur musunuz?
     
        Evet şiirlerden  etkileniyorum. Şiir okurken beslendiğimi hissediyorum. Okurken bana yazdırıyor. Okuduktan sonra daha rahat yazdığımı hissediyorum. Esin kaynağı oluyor. Şiir okumayı bundan dolayı önemsiyorum. 

 
31. Aynı kitabı bir daha okur musunuz?

       Evet, okumak zorundayım çünkü unutuyorum. Bazı kitapları unutmak istemiyorum. Kitabın bana hissettirdiklerini hatırlıyorum, bende kalan tortularını hatırlıyorum ama daha net bir şeyler hatırlamak istiyorum ve bazı kitapları bir kez daha okuyorum. Ben okuduğum kitabı unutuyorum ama yazarken bu kitaptan öğrendiğim bir şeyi farkında olmadan yazdığıma  katıyorum. Esinlendiğim kaynakların farkındayım. Kitabın bendeki kalıntılarını, bana yansımalarını, bendeki izlerini görebiliyorum ama işte kahramanların adını unutuyorum örneğin. Sürekli notlar alıyorum, kitabın adı, yazarı bu kitapta beni ne etkiledi, neden dolayı beğendim… Sadece kendime hatırlatacak notları alıyorum.

 
 32. Bir kitap okudum, hayatım değişti diyebileceğiniz bir kitap var mı?
 
        Hayır, bir kitap insanın hayatını değiştirmez. Okuduğunuz  bütün kitapların  toplamıdır hayatı değiştiren. Sadece bir kitaba  yüklemeyiz bunu.

        Öykücülüğümüze  baktığımızda, mümkün olduğunca anlaşılır yalın bir dille yazılmış ama derine doğru inen, hani Hemingway'in buzdağı kuramında olduğu gibi, buzdağının görünen kısmı azdır ama ona baktığınızda onun derinliğine dair bir şey bulursunuz ya, oradan yola çıkarak  tanımlanacak öyküler sık yazılıyor. Bu yazarları okumayı ben de çok seviyorum. Okurken çok basit, çok yalın, çok kolay okunuyor gibi hissediliyor ama o öykülerin bir art alanı var. Buz dağının görünmeyen yüzü gibi. Keşke ben de öyle yazabilsem. 

Kitapkurduikizannesi: Sizin kitabınızı okurken özellikle karakterlerden aldığım lezzet  tam olarak buydu .Yalın ama derinlikli karakterler. Bence siz kesinlikle yalın sade ama derinlikli yazıyorsunuz.

 
BD: Bunu yapabildiysem ne mutlu bana çünkü bu benim varmak istediğim nokta. 

 Kitapkurduikizannesi: Öncelikle tüm sorularıma içtenlikle cevap verdiğiniz için , bana zaman ayırdığınız için, bir röportaj niyeti ile başlayıp çok keyifli bir dost sohbetine dönüşen bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyorum. 
 
       2016 başında Karayel Üşümesi çıkar çıkmaz görüşmek dileğiyle. 

 

Her sabah bir yudum kahve, bir yudum kitap...

28 Ekim 2015 Çarşamba

| | | 0 yorum
 
 



Merhabalar,
 
FOLX Digital yeni bir sosyal girişim başlatmış. Şimdiden binlerce abonesi olmuş.Bizlerden de destek bekliyorlar. Ben abone oldum. Proje ile ilgili  mailde yollanan basın bültenini sizlerle paylaşmak istiyorum. Zaten bültende proje ayrıntılı olarak  anlatılmış. Abone olmak bir iki saniye sürüyor, bir mail adresiniz olması yeterli. Haydi siz de destek olun bu projeye ve abone olun...Şimdiden desteğiniz için teşekkürler...

"
Her sabah bir yudum kahve, bir yudum kitap!

Biryudumkitap.com, her sabah en iyi hikayelerden ve romanlardan 5 dakikada okuyabileceğiniz en iyi pasajları e-posta kutunuza gönderen bir girişim. Sisteme abone olmak için www.biryudumkitap.com üzerinden e-posta adresinizi bırakmanız yeterli. 'Her sabah bir yudum kahve, bir yudum kitabın kalbe iyi gelir' fikri ile yola çıkan girişim, şimdiden sosyal medya üzerinden yüzlerce aboneye ulaştı. 1 Aralık 2015'te ilk pasajları abonelerine ulaştıracak olan Biryudumkitap, bütün kitap aşıkları için tamamen ücretsiz ve her zaman da ücretsiz kalacak.

Memlekette okumaya zaman bulamama, ne okuyacağını bilememe gibi sorunları çözmeye odaklı girişim, popülerite değil; edebiyat kaygısı güdecek. Sadece edebiyat dünyasının tanınmış yazarlarından değil, genç kalemlerin de eserlerinden pasajlar yayımlayacak. Çoğunlukla Türk Edebiyatı'na yer verilecek olan içeriklerde zaman zaman dünya edebiyatından da izler olacak.

Biryudumkitap.com, uzun süre Kitapyurdu.com ve iki dijital ajansta çalıştıktan sonra kendi dijital ajansı olan FOLX'u kuran Alparslan Demir'in ve ekibinin 'kurumsal girişimcilik' ürünü. Belirli bir abone sayısına ulaştıktan sonra yayınlanacak olan iOS, Android ve Windows Phone platformlarında çalışacak mobil uygulaması da FOLX stüdyolarında geliştirilmeye başlandı. Siz de abone olmak için yalnızca adınızı ve e-posta adresinizi www.biryudumkitap.com üzerinden paylaşabilirsiniz. Girişim hakkında gelişmelerden haberdar olmak için http://twitter.com/biryudumkitapp hesabını takip edebilirsiniz."

Neden İkizlerle Okuma Halleri?

26 Ekim 2015 Pazartesi

| | | 1 yorum






          Blogumun adı İkizlerle Okuma Halleri biliyorsunuz.Bunun sebebi ikizleri olan bir annenin nasıl okuduğunu vurgulamak değildi.Blog yazmaya başladığımda okumayı henüz öğrenmiş ikizlerimin ,biraz daha büyüdüklerinde okudukları kitapları burada paylaşmalarıydı amacım.İşte o zaman geldi.Artık oğlum ve kızım bloga yazacak kadar iyi okur oldular çok şükür. Benden yardım alacaklarına söz vererek yüreklendirdim onları ama sanıyorum gerek kalmayacak.Benim de desteğimle iki minik yazarı olacak blogumun.



       
       Böylece blogumda artık sadece sizler için değil çocuklarınız için de kitap önerilerimiz olacak.Hem de çocuk gözüyle, çocuk diliyle.Oğlum ve kızım okuyacak, sizin için yorumlayacak okudukları kitapları.Umarım en az benim kitaplarım kadar seversiniz onların kitaplarını ve yazılarını da .Bu açıklama yazısını da yaptıktan sonra sizleri  minik blog yazarlarımızla başbaşa bırakmak  istiyorum...Önce size kendilerini tanıtsınlar...






YAREN


         Merhaba , ben Yaren. 9 yaşındayım.İlkokul 3. sınıfa gidiyorum. Okulu ve derslerimi çok seviyorum.Boş zamanlarımda bebeklerimle oynamayı seviyorum.Benim en çok sevdiğim şeylerden biri de kitap okumak.Annem bize daha bebekken bile kitap okurdu.Artık kendim okuduğum için mutluyum.Okuduğum kitapları sizin için anlatmaya çalışacağım.Heyecanlıyım ve mutluyum.








 

  EREN




           Merhaba , ben Eren. 9 yaşındayım. İlkokul 3. sınıfa gidiyorum. Ben de bilgisayar ve tablet oyunlarını çok seviyorum.Ama kitap okumayı daha çok seviyorum.Sizlere okudukça kitaplarla ilgili düşüncelerimi yazacağım.İlk kez blog yazacağım için çok heyecanlıyım. Anneme teşekkür ediyorum.O gerçek bir kitap kurdu.Biz de minik kurtçuklar:)








      İşte böyle...Bakalım neler okuyacak neler paylaşacaklar sizinle...Onlar çok keyifli başladılar bu işe inşallah aynı heyecanla devam ederler...Çocuklarımın da okuma alışkanlığı kazanmaları beni sonsuz mutlu ediyor.Ah annelik sen ne güzel şeysin ...

Dadı İle Buzdağı

21 Ekim 2015 Çarşamba

| | | 0 yorum
 
 




               Okuması çok keyifli ama anlatması zor bir kitabı anlatmaya çalışacağım şimdi ana hatları ile size. Ana hatlarıyla diyorum çünkü ayrıntıya girersem işin içinden çıkamam ve tüm kitabı anlatmak zorunda kalırım. Kitap aslında mektup şeklinde yazılmış.Hatta dünyanın en uzun intihar mektubu. Ana karakterimiz Gabriel sanal desek daha doğru olan kız arkadaşı Janice'e yazıyor mektup şeklindeki e-postayı.
               Şimdi size bu iki isimden başka hiç isim vermeden karakterlerden hiç bahsetmeden anlatacağım bu fantastik hikayeyi.Zaman zaman blogumu  okuyanlardan "Eee ben kitabı okumuş kadar oluyorum zaten. "diyenler oluyor o yüzden bu kez biraz gizem yapacağım.


 
           Şili'deki askeri darbeden sonra beş yaşındayken annesiyle birlikte Şili'den  ayrılıp Manhattan'da gelen bir çocuk var. Çocuğun odasında duvarında bir Che Guevara posteri asılı. Bu posteri annesine her sorduğunda "Hazır olduğunda anlatırım , o olmasa sen de olmazdın. "cevabını alıyor çocuk. Çocuğun babası yok yani var da  yok.74 darbesinden sonra onlar sürgüne giderken Şili'de kalmış. Babasını çok bilmiyor çocuk ,tanımıyor. Her hafta gelen mektupların içinden çıkan bir fotoğraf sadece, annesinin anlattığı garip hikayenin kahramanı. 
         Yıllar geçip çocuk yirmi dört yaşına gelince annesi olan biteni anlatıyor oğluna. Yıllar önce Che Guevara toprağa verildiği gece ana rahmine düştüğünü, varoluşunu Che'nin ölümüne bağlı olduğunu söylüyor.Che ölmeseymiş babası annesi ile karşılaştıkları  mitinge gelmeyecekmiş çünkü. Ertesi gün babasının arkadaşları ile girdiği garip iddiayı da anlatıyor annesi ona. Babası annesiyle evlenmeden önce arkadaşlarıyla iddiaya giriyor.Yirmi beş yıl boyunca her gün bir kadınla birlikte olursa iddiayı kazanacak. Bir diğer iddiacı devletin en güçlü bakanı olacağım yirmi beş  yıl sonra diyor. Bir diğeri ise  yirmi beş yıl sonra tüm kıtanın sosyalist olacağını söylüyor. Her üçü için de bu iddia şeref namus meselesi haline geliyor ve bu iddiayı kaybetmemek için her yola başvuruyorlar. Annesiyle evlendiklerinden  kırk gün sonra anne hamile olduğunu anlayıp eşi ile birlikte olmak istemeyince babası iddiayı kaybetme korkusu ile gidip başka bir kadınla birlikte oluyor. Eve dönünce karısına iddiayı anlatıyor.  Şili'de boşanmak yasak olduğu için evlilik kağıt üstünde devam ediyor. Anne çocuğunu da  alıp ayrılıyor ülkeden.






                Bu arada yıllar geçiyor.Baba iddiayı kaybetmemek adına her gün bir kadınla birlikte olurken büyüyüp delikanlı olan oğlu hala bakir. Çünkü babasının lanetinin üzerinde olduğunu düşünüyor. Bunu ancak babası ile yüz yüze gelerek kaldıracağına inanıyor. Oğlan ve annesi yıllar sonra Şili'ye geri dönüyorlar. Çocuk babası ile arasındaki uçurumu kapatmak yeniden baba oğul olabilmek çabasında. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Artık mesafe olarak çok yakın olsalar da bir sürü insan var aralarında. Ha bu arada söylemeyi unuttum, çocuğun babası girdiği iddianın garipliği yanında yaptığı iş ile de enteresanlık sınırlarını zorluyor.  Ailelerinden kaçan çocukları özel yeteneği sayesinde buluyor ve ailelerine dönmeye ikna ediyor. Hatta çocuğun annesi de zamanında ikna ettiği çocuklardan biri. İkna edemediği çocukları misafir ettiği bir evi var. Evlerine dönmek istemeyen çocuklar onun yanında kalabiliyor.
 
 
 
 
 
 
 
           Baba ile oğlunun arasına bir şekilde girmeyi başaran bir amca , bir amca yarısı, bu amca yarısının afeti devran kızı ,babasının bulup kurtardığı ve neredeyse oğlunun yerine koyduğu kaçak bir çocuk , bir dadı ,daha başka bir sürü kişi ve hatta herkesin havaya uçurmak için can attığı bir buzdağı. Yani yıllar sonra döndüğü Şili'de gerek siyasi gerek özel hayatta tam bir karmaşa söz konusu. Bizim oğlan hala bakir , ama fena halde aşık bu arada. Kime mi ? Söylemem:) Ancak ondan uzak durması konusunda birçok kişiden uyarılar alıyor. Alın size ipucu. 

         İşte durum böyle böyleyken fuarda sergilenmek üzere bir buzdağının Antartika'dan kesilip Şili'ye getirilmesi planlanıyor. Bu arada gelen gizemli notlar gelecek olan buzdağının havaya uçurulacağı yönünde tehditlerle dolu.  Şimdi buzdağı tamam diyorsunuz da dadı nerede? Dadı  hani devlet gibi kadın denir ya öyle bir kızılderili yerlisi. Kimin eli kimin cebinde belli değil durumları çokçayken hikayemizde ,bu dadı aslında en başından beri her şeyi ama her şeyi biliyor. Herkesin hızlı hareket ettiği ,yüksek sesle hararetli hararetli konuştuğu  Meksika dizilerinde bir bilge kadın olur ya, onu izler gibi oluyoruz anlayacağınız.
          Arka fonda Pinochet sonrası Şili'ye bulabileceğiniz bu karman çorman ama şahane hikayeyi mutlaka okuyun derim. Ha bir de şunu söyleyeyim bu buzdağı olayı tarihsel bir gerçek yazar oradan yola çıkarak yazmış romanı. Ama ben yaptığım araştırmalarda sizlere sunacak bir kaynak bulamadım.
 
       Son olarak bakın kitabın arka kapağında kısaca nasıl özetlenmiş hikayemiz. Tıklayın hemen...

        Kitabın çok başarılı  bir kapak tasarımına denk geldim ve sizlerle de paylaşmak istedim ...

 
 
 
      Okuduğum ilk Ariel Dorfman kitabıydı dolayısıyla yazarla da ilk kez tanıştık.Okuduğum son Dorfman kitabı olmayacak eminim. Ben çok sevdim. Siz de merak edersiniz diye buyrun yazarımız. Tıklayın lütfen.





 
 
 
Kitabın anahtarı Che Guevara'yı bilmeyen yoktur ama hadi bi kez daha bakalım kimdir Che ?
kaynak: http://tr.forwallpaper.com
 
 
 
 
Gabriel annesine babası ile ilgili sorular sorduğunda annesinin kaçış yolu olarak kullandığı eseri de dinlemek ister misiniz?. 

 
 
 
Kitapta sıkça adı geçen bir müzüik grubu Inti-Illimani.Bu kitabı okurken dinlemek için ideal...