Taş Kağıt Makas

20 Eylül 2015 Pazar

| | | 2 yorum




                  Ayfer Tunç'u çok severim. Neredeyse tüm kitaplarını okudum. Okumadığım birkaç kitabı da okunacaklar  listemde. Taş Kağıt Makas benim için başka bir özel şundan ötürü. Ayfer Tunç kitapları koleksiyonumu tamamlamak niyetiyle bu kitabı almak istediğimde nereye, kime sorsam olmadığını söyledi bana. Belki onlarca sahafa sordum ,arkadaşlarım vasıtasıyla sordurdum. Yok yok yok... Bir gün okulda öğretmen arkadaşım Şengül Hanım oğlu ile telefon konuşması yaparken oğlunun Beyazıt'ta sahaflarda olduğunu duydum. Bir ümit ona da kitabın adını verdik. Sağ olsun aradı soruşturdu ama maalesef orada da bulamadık. Artık ümidini kaybetmişken bir gün Şengül Hanım yanıma geldi ve bana güzel haberi verdi. Sağ olsun duyarlılık göstererek eşi de gittiği sahaflarda soruşturmuş benim için ve nihayet Kadıköy'de bir sahafta bulmuş. Nasıl sevindim inanın çocuklar gibi zıpladım. Birkaç gün sonra Taş Kağıt Makas elimdeydi. Bu vesileyle hem Şengül Hanım'a hem oğluna hem de eşine çok çok çok teşekkür ediyorum.



                                                   



                  Taş Kağıt Makas Ayfer Tunç'un öykü kitaplarından biri. İçinde Kaybetme Korkusu ,Taş Kağıt Makas ,Fehime ve Suzan Defter öyküleri var.
 
                 Kaybetme Korkusu, iki yaşında annesinin bağıra bağıra öldüğünü duyan Süsen'in babasına fazlaca bağlanmasını ve buna bağlı olarak gelişen olayları anlatıyor. Küçük kız babası onu kucağından bıraktığı anda nefes almayı bırakıp mosmor oluyor. Küçük bir çocukken normal gibi görünen bu davranış kız büyüyüp evlenme çağına geldiğinde bile devam edince garip karşılanmaya başlıyor etraf tarafından. Babası işini yapamaz hale geliyor emekliye ayrılıyor. O sırada genç bir ziraat mühendisi oğlan giriyor hayatlarına ve kız babasının elini bırakıp mühendisin koluna giriyor ve evlenip gidiyor. Hadi varın da bundan sonrasını siz okuyun. Can yakan bir öykü olduğunu belirtip diğer öyküye geçeyim. 



               Taş Kağıt Makas kitaba da adını veren şaak diye yüzümüze tokat atan Ayfer Tunç'un alışılagelmiş sıra dışı öykülerinden biri. Bu öyküde birbirini çok seven bir karı kocanın bir gün oyun olsun diye başlattıkları çocuk gibi konuşma halini fazla ciddiye alıp hayatlarını mahvetmesi anlatılıyor. Önce kadın kocasıyla minik bir kız çocuğunu taklit ederek konuşuyor. Canları bir kız çocuk çektiğinde kadın hemen o role bürünüyor. Sonra bir de erkek çocuk istiyorlar ve adam bir erkek  çocuğunu taklit ederek konuşmaya başlıyor. Giderek abartıyorlar bu oyunu ve sonunda adam kızı ile birlikte oluyor hissine kapıldığı için karısıyla sevişmemeye başlıyor. Derken adam sırf içine girdikleri  bu ortamdan kurtulmak için başka kadınlarla birlikte olmaya başlıyor. Ancak karısıyla çok kavga edipte evden çıktığı bir gece.... Aaaaaaa neredeyse en önemli kısmını söylüyordum. Tamam hemen sustum. Gerisini merak edin ve okuyun. Sarsıcı ve sıradışı bir Ayfer Tunç öyküsü işte.



             Sıradaki öykümüz Fehime. Fehime'yi okumaya başlarken önce  bir dumur vaziyeti vuku buluyor. Büyük harf yok. Nokta , virgül yada başka bir noktalama işareti de yok. Arka arkaya sıralanmış cümleler var. Okurken acayip geveze bir kadın  ya da adam karşınıza geçmiş ve başınızı şişire şişire bir şeyler anlatıyor gibi hissediyorsunuz. Hani olur ya "ben ona gelme dedim o bana geleceğim dedi, geldi ama sen bana gelme demiştin zaten ben anlamadım neden geldim dedi bla bla bla bla bla "diye nefes almadan konuşan bir kadın yada adam düşünen öyle işte. Okumaya başladığınızda önce bu noktalama işaretsiz cümleleri garipsiyor ancak birkaç satır sonra kendinizi Fehime'nin anlatımına kaptırıp  imlayı bir kenara koyup olaya dalış yapıyorsunuz.
          Teyzesi Fehime'yi ertesi gün  gelecek gemideki turistlere kitap satmak üzere Kuşadası'na gitmeye ikna ediyor. Fehime'nin erkek kardeşi de onlarla gelmek istiyor. Ertesi gün Fehime erkek kardeşi ve teyzesi Kuşadası'na gidiyorlar. Teyze otobüste de onları takip eden bir adamla kayıplara karışıyor sonra. Fehime ve Tahir kitap satmak ümidiyle bindikleri gemide para için kendini ,insanlığını satmış bir kendini bilmezin  de yardımıyla bir pedafolinin eline düşüyorlar. Adam bu iki yavruyu gemideki odasına kilitliyor. Tahir'e tecavüz ediyor. Fehime'yi taciz ederek bacaklarında sigara söndürmeye varan işkenceler yapıyor. Hikayenin devamını siz okuyun diye burada kesiyorum ama okurken nasıl içim şişti anlatamam size. İnsanoğlu nasıl bir yaratık ki her türlü pislik yine ondan çıkıyor. Akıl alacak gibi değil. Fehime ve Tahir bizim önümüze konan ve hikayenin sonunu düşünecek olursak nispeten şanslı iki yavrucak. Duymadığımız, bilmediğimiz, duyurulmayan nice vakalar vardır bunun gibi. Maruz kaldıkları tacizleri  utandığı korktuğu için söyleyemeyen çocuklar yine korktuğu için yapılanlara boyun eğenler. Allah ıslah etsin ne diyeyim !!!



kaynak : onedio.com



           Bize düşen görev ebeveyn olarak çocuklarımıza bu konuda gereken şeyleri öğretmek. Ürkütmeden ,korkutmadan ,hayattan soğutmadan temel kavramları anlatmak. Daha önce blogumda yazdığım Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor isimli kitap yorumumu burada yeniden hatırlatmak isterim. Vakit ayırıp okursanız çocuklarımıza öğretmemiz gereken iç çamaşırı kurallarını orada ayrıntılı olarak anlatmıştım. Son olarak bu öyküyle ilgili söylemek istediğim ezber bozan kalemi ile Ayfer Tunç yine farkını göstermiş ve sekiz sayfada kimsenin kolay beceremeyeceği bir yalınlıkla konuya dikkat çekmeyi başarmış.



                Kitaptaki son öykü Suzan Defter. Suzan Defter'i yıllar önce tek öykü olarak basılmış haliyle okumuştum. Bu öyküyü okumaya başlayan herkes gibi ben de ilk sayfadan sonra diğer sayfaya geçip de cümle devam etmeyince yanlış basıldığını sandım. O şaşkınlıkla kitabı kurcalayınca öykünün günlük şeklinde yazıldığını, aynı tarihlerde farklı iki kişinin günlüklerine yazdıkları yazılar olduğunu anladım. Yeni okumaya başlarken herkesin düşündüğü gibi ben de önce bir günlüğü sonra diğer günlüğü okumayı düşündüm ama sonra Ayfer Tunç böyle yazdıysa vardır bir hikmeti deyip sıradan okumaya devam ettim.
              Bu kez Taş Kağıt Makas kitabında yine Suzan Defter öyküsü ile karşılaşınca ilk başta düşündüğüm şeyi yaptım ve önce yalnızlıktan bunalan evini satmak için ilan veren ancak sadece arayan bayanları kabul ederek aslında yalnızlığını paylaşacak bir arkadaş arayan  Ekmel Bey'in yazdıklarını okudum. Sonra da abisi ve abisinin sevgilisi Suzan arasında sıkışıp kalmış Derya'nın günlüğünü okudum.
          Nasıl okursanız okuyun Ayfer Tunç'un harika kalemi ile lezzetlenen bu öyküden çok zevk olacağınıza eminim. Bu iki samimi günlüğü okurken eğer benim bu kez yaptığım gibi önce soldaki  sayfaları bitirip sonra sağdaki sayfaları okursanız Derya'nın günlüğünü okurken acayip şaşıracaksınız. Ben şaşırmak istiyorum diyenler için ciddi ciddi okuma önerisidir bu. Ne var bu günlüklerde derseniz iki yalnız insan, bi sürü zayi olmuş hayat, yaşanmışlıklar, yaşanamayanlar, pişmanlıklar, anlar, ve bu iki insanın birbirlerinin yalnızlıklarında kendilerini bulma çabası.

             Ben şimdi yeni bir Ayfer Tunç kitabına yelken açarken hadi siz de edinin Taş Kağıt Makas'ı ve okumaya başlayın...
     

    Pi

    18 Eylül 2015 Cuma

    | | | 0 yorum
      
     
    "Şimdi itiraf zamanı!
    İtiraf ediyorum: Sana tuzaklar kurdum. Adlarını Fi ve Çi koydum.
    Can Manayın Duruya duyduğu açlıkla çıkardım seni yola,
    Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını Denizle anlatmaya çalıştım sana…
    Beni takip etmen için yolumuzu onların hikâyeleriyle süsledim.
    Anlamları da hemen hemen her satıra gizledim.
    Çünkü Pideydi asıl anlatmak istediklerim.
    Çaresizdim.
     Vazgeçemezdim.
    Sana bu manzarayı mutlaka göstermeliydim.
    Seninle nihayet burada buluşmak için çok emek verdim.
    Şimdi yine gel benimle, birlikte yürümeye devam edelim.
    Savaşların savaşılarak kazanılamayacağını, asıl zaferin ancak doğrudan ayrılmayınca kazanıldığını Özge anlatsın sana,
    Yaptığımız her şeyin evrende dönüp dolaşıp bize nasıl geri geldiğini Candan dinle,
    Analiz edebildiğimiz kadar güçlü, sadeliğimiz kadar güzel, gerçekliğimizdeki samimiyet kadar eşsiz olduğumuzu Bilgede gör,
    Kendi değerini başkalarının gözünden biçenlerin acısını Duruyla anla,
    Ve Denizin düşüncelerinde tanış geleceğin insanıyla…
    Gel benimle.
    Yolumuz uzun değil,
    Nihayet sana gidiyoruz, bana…
    BİZe."
     
                   Biz var ya biz , hani Fi ve Çi'yi bayılarak okuyanlar ve Pi'yi aylarca bekleyenler. İşte onlar BİZ'iz. Ne bekledik ama ne güzel bekledik di mi ? Şşşşşşşş bu kitabı  anlatmaya böyle başlayamam. Biraz ciddi olmalıyım zira üçlemenin beni en çok kendime getiren kitabı Pi. Piyasaya ilk çıktığı gün almış olmakla da gurur duyuyorum tabi  ama onca beklemeden sonra elimdeki Orhan Pamuk Kitabının Sakız gibi uzadığını , Pi'yi taaaa  Kuşadalarına kadar götürüp kapağını bile açmadan geri getirdiğimi falan anlatmayacağım tabii ki size yani en azından şimdilik.



                Hadi artık başlayalım Pi'yi anlatmaya. Pi serinin son kitabı olduğu bilindiğinden midir nedir bilmem ama kafamdaki tüm soru işaretlerine cevap verecek sanıyordum ben. Ha olayların akışı giriş gelişme sonuç bazında bakarsanız evet hepsi bir yere bağlandı ama ben kaldım kafamda deli sorularla.
             Yanlış anlaşılmasın bu yazarın konuyu bağlayamaması  olayları sonuca ulaştıramaması değil. Pi, Fi ve Çi'den çok daha fazla şey öğretti bana. İlk iki kitaptan da tanıdığınız karakterler ki özellikle Bilge Özge ve Deniz coştu ressmen coştu. Benim beklentilerim de bu yöndeydi zaten. Bol Bilge olsun istiyordum da Bilge olmadı be yavrum. O Ali'ye neden yaptın bunu? Ha neden ? Hangi kafayla ki senin gibi akıllı bir kadın !!! Ne mi yaptı Ali'ye? Eeeeee okuyacaksınız ya o zamana kadar merak edin bakalım. Bak bir deli soru işte, Bilge bu kadar akıllı bir kadınken hadi Ali olmasa anlarım da Ali varken bunu neden yapar?
             Sonra bir şaşkın kızımız daha var. Özge...Bakmayın şaşkın dediğime ben ona Sadık yüzünden kızıyorum. Ya insan bu kadar mı kasar kendini bu kadar mı kontrollü olur. Pes yani dedirtiyor ve hani okurken "Kızım üç günlük dünya... Bir daha mı geleceksin dünyaya? Bak Sadık da çok değişti eski Sadık değil artık" diyesi geliyor insanın . Ama Özge öyle sağlam bir karakter ki onun ne yaptığını bilir halleri bu cümleleri kurmamıza engel oluyor. Kız haklı beyler konu kapandı  :) Bununla ilgili son bir şey daha. Özge için dertlenmeyen sakın okurken, zira sonunda onu da bizi nefis bir sürpriz bekliyor.
                 Şimdi bu yazıyı yazarken tüm karakterlerin başına neler geleceğinin ipuçlarını verip aslında sizi iyice meraklandırabilirim. Ama yapmayacağımı bunu. Ya da birazdan yapabilirim belki çokta söz vermeyeyim de:)
     




                 
                   Şimdi ciddi ciddi bir şey anlatacağım size. Sakın okumaktan vazgeçmeyin mevzu önemli. Bu kitabı okurken algıda seçicilik mekanizmam bu yönde çalıştı birazdan anlatacağım şeylerden ötürü. Doğru'yu biliyorsunuz.Bildiğinizi varsayıyorum çünkü Fi ve Çi'yi okumamış olsanız merak edip bu yorumu okuyor olmazdınız. Ne İkisini de okumadan mı buraya zıpladınız!!! Ama olmaz ki bebişim !!! çıkın çıkın kapatın hemen sayfayı. Sakın sakın devam etmeyin ,hemen koşun önce Fi'yi alın okuyun sonra Çi'yi alın okuyun ondan sonra tekrar buraya dönersiniz. Şimdi okumuş olanlar için devam edelim.
                 Doğru bildiğiniz gibi Bilge'nin otistik abisi. Pi'de bir otistik  çocuk daha çıkıyor karşımıza Ali vasıtasıyla. ( Bu arada ah Ali ahhhhh ) Onur bir çiftlikte yaşıyor. Ali Bilge'den Onur için yardım istiyor. Bilge Onur'a yardım ederken Doğru'ya hayatının güzelliğini yapıyor. İnsanın kendi özelliklerini başkasında görmesi davranışları ile yüzleşmesi kendini bilmeye giden yolun kapısıdır diyor Azra Kohen. Onur da Doğru da kendi kapılarını buluyorlar çiftlikte. Azra Kohen bu iki karakter sayesinde otizme bir kez daha dikkat çekmiş.
                Otistik bir öğrencim olunca ve onunla dört yıl geçirince çok fazla şey öğrendim otizm hakkında. Otistik çocukların ailelerinin bu düzensizliği kabul etmelerinin önemini ben yaşadım , gördüm. Hadi ufacık bir parantez açıp biraz bu öğrencimden bahsedeyim size belki kılavuz belki umut olur diye Adını söylemeyeceğim ,birinci sınıf aldığımda bundan beş yıl önce , uyum haftasında hatta sonraki birkaç hafta gelmedi yada getirilmedi okula. öğrencim Getirilmemiş olma ihtimali yüksek çünkü aile çocukları yedi yaşına gelene kadar onu kendi küçük dünyalarında, yaptığı her farklı davranışa bir bahane bularak neredeyse saklayarak geçirmişler onca yılı. Öğrencim üç yaşında okumayı öğrenmiş. Sonraki yıllarda yazmaya geçmiş. Okula geldiği gün benimle göz teması kurmamasından dolayı bir şeyler olduğundan şüphelendim ve izlemeye aldım hem öğrencimi hem de ailesini. Öğrencim her an hırçınlaşabilen , kendisinden ben diye değil de adını söyleyerek bahseden , birinin elindeki minik bir objeye takılarak tüm okul günü boyunca onu isteyen( bunun gidip istediği objenin sahibi arkadaşının tepesinde dikilerek yapıyordu ) bir kız çocuğuydu. Gözlerimin içine hiç bakmıyor ama ben ona güzel bir şey söylediğinde muhteşem bir tebessüm beliriyordu yüzünde.
                 Aile (burada aileden kastım sadece anne ve üç yaş büyük ablasını kastediyorum çünkü baba ve abi ile tüm çabalarıma rağmen tanışmayı başaramadım dört yıl boyunca ) inanılmaz tedirgindi. Anne sürekli bana öğrencimin küçük yaşta okuyup yazdığını çok zeki olduğunu anlatan cümleler kuruyordu her fırsatta. Çocuklarındaki farklılığı gören anne babalar hemen "ama çok zeki bir çocuk"  diye korumaya alırlar yavrularını. Hep üstün , yaşıtlarından ilerde olan yönlerini söylerler. Hele okula başladığında çocukları karşılarındaki kişi "ki bu çoğunlukla öğretmen olur "çocuğundaki farkı anlayacak ve yıllardır sakladıkları görmezden geldikleri problem su yüzüne çıkacak ve gerçeklerle yüzleşecekler diye çok korkarlar. Öncelikle onun canını yakmak istemediğimi elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştığım anlattım.
            İkimiz de anneydik ve benim kızına yardım etmek istediğimi anladı hemen. "Tamam öğretmen hanım ne lazımsa yapalım" dedi. Öncelikle okulumuzun rehberlik servisine yönlendirdim öğrencimi. Rehber öğretmenimiz de öğrencimle birkaç görüşme yaptıktan sonra kesin tanıyı koymasa bile benim gibi otizmden şüphelendi. Bundan sonrası zorlu bir süreçti. Öğrencimi bu işi profesyonelce yapan bir sağlık kurumuna yönlendirmem ve tedavi sürecinden önce kesin tanıyı koydurmamız gerekiyordu. Ancak ilk engelle işte tam da bu aşamada karşılaştık. Anneyi yapılması gerekenler hakkında bilgilendirip baba ile görüşüp bize bilgi vermesini istedik. Ve ertesi gün babadan bana gelen notta "Hocanım benim kızım sınıfta size problem yaratıyorsa hemen alayım okuldan, ama ben çocuğumu hastanelere götürüp beynini kurcalatmam. " yazıyordu. Böylelikle öğrendim ki daha önce bir yakınlarının çocuğu hastanede yapılması gereken bir test esnasında uyutulmuş ve uyandığında bir daha eski haline geri dönmemiş. Öğrencimin ailesi uykuda yapılması gereken bu testin yapılmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Elbette onları bu konuda zorlayamazdım. Bu aşamada ailenin desteğini kaybettiğimi kabul etmek ve kendi başıma neler yapabileceğimi araştırmaktan başka çarem kalmamıştı. Otizme ilgili bi çok kaynak karıştırdım. Eğitimi için neler yapabileceğimi bulmaya çalıştım. Ha bu arada dört yılın sonunda öğrencimde inanılmaz bir gelişme oldu , artık ben diyen cümleler kuruyor, gözlerimin içine bakarak kendini ifade ediyor , izinsiz kimsenin eşyasını  almıyor , arkadaşları tarafından çok seviliyor hatta sınıfın gözdesi olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyordu.
                  Bunu nasıl mı başardım?Elbette okuduklarım araştırmalarımdan öğrendiklerim de çok faydalı oldu ama bana kalırsa öğrencimi gerçekten yürekten çok sevmiş olmanın da etkisi kocaman hatta çok kocaman. Öyle sevdik ki birbirimizi o benim uyardığım davranışları konusunda hep dikkatli oldu beni hiç üzmedi. Ben de onun farklılığına rağmen arkadaşları gibi bir çocuk olduğunu düşünerek yaklaştım hep ona. Anneyi otizm teşhisi konmuş bir başka çocuğun ailesi ile bir araya getirip , yaşadıkları süreci anlattırdım onlara. Korkmasına gerek olmadığını söyledim. Yapacaksın , başaracaksın dedim. Gerçekten yaptı , başardı. Dört yıl sonunda annesi "biz mezun olmak istemiyoruz. Seninle devam etse kızım" dedi. Bu elbette mümkün değildi ama kızım şimdi yoluna daha sağlam adımlarla devam ediyor. Ben elinden geleni yapmış olmanın verdiği huzur şimdi o öğrencimi hep sevgi ile hatırlıyorum. Umarım ben de onun hayatında unutamayacağı insanlardan biri olmuşumdur. 



                       Otizm hakkında daha çok şey bilmek istiyorsanız hemen buraya tıklayın.
     
     

                Bu arada Pi sayısını hepimiz biliriz de Pi nedir diye daha
    ayrıntılı bilgi ya da bildiklerini hatırlamak isteyenler buraya tıklayabilirler.


     
     
     

                    Azra Kohen bize vermek istediklerini öyle güzel kamufle etmiş ki karakterlerin diyaloglarında satır aralarına ,bir  lise öğrencisi konuşurken bile "vay vay vayyyy hakikaten öyle yawww" diyerek yeni kazanımlar ediniyorsunuz. Öyle sıkıcı kişisel gelişim kitapları gibi değil ama bildiğin geliştiriyor insanı alttan alttan hiç ama hiç hissettirmeden.
     
     
                Kitabın beni çok mutlu eden bir diğer yönü karakterin ruh halini temsil eden bir müzik parçasının bize öneriyor olması. Önce önerildikçe açıp dinledim okurken. Sonra tüm Pi müziklerini bir arada buldum ve kitabı ne zaman elime alsam bu müzikler hep çaldı arka fonda. Hizmette sınır yok bizde. Buyrun size tü Pi müzikleri  bir arada. Bu kıyağımı da unutmayın.




               
               Pi'yi biraz daha merak etmenizi sağlayacak bir kaç video var izlemenizi istediğim...
     
     
     
     
     
     
            





     
     
                    Bi sürü şok şok şok var bu kitapta. Hayatta ipucu vermem hadi merak edin de okuyun bakalım. Bak mesela ben şimdi 2016 da çıkması muhtemel olan Eden'i beklemeye başladım bile.Eden de ne mi? hala kitabı okumaya karar vermediniz mi vallahi pes :))))))



     





     
     

    Kafamda Bir Tuhaflık

    6 Eylül 2015 Pazar

    | | | 1 yorum




                           Bu gece yazmalıyım. Kitabım bitti. Blog yorum bekler. Ancak ben bu kitaptan sonra ne yazacağımı hiç ama hiç bilmiyorum. Ne diycem ben şimdi size? Okuyun mu ? Okumasanız da olur mu? Neyse ben kitaptan bende kalanları yazayım da siz karar verin okuyup okumayacağınıza... 

                     Kafamda Bir Tuhaflık tuhaf bir hikaye. Bir aşk hikayesi aslında ama bi taraftan da taşradan büyük kente ekmek parası için gelen insanların hüzünlü hikayesi. Mevlüt'ün babası ile birlikte geldiği İstanbul, bi çok insana yaptığı gibi onun da hayatına hiç beklenmedik yollar açacak kimimize göre bir İstanbul'a sığışma , kimimize göre de tuhaf bir aşk hikayesine tanıklık etme şansı verecek bize. 







                Bu hikayenin en tuhaf tarafı Mevlüt'ün bir düğünde gördüğü adını Rayiha sandığı kıza sevdalanıp , aşk mektupları yazması ve onu kaçmaya ikna ettiği gece aslında kaçırdığı kızın düğünde gördüğü kız değil de onun ablası olduğunu anlaması. Evet tam olarak kandırılışının hikayesi gibi görünüyo ilk bakışta ama Mevlüt karşısına çıkan bu kızı çok sever hatta  İstanbul'da en çok onu severse durum değişir.  



        

                          İstanbul'un parsel parsel ele geçirildiği gecekondu kültürünün yerleşip zamanla geliştiği semtlerinde yaşanıyor hikayemiz. 40 yıllık bi zaman diliminde Istanbul'a dışardan gelip çeşitli yollarla zengin olanlar , mal mülk kişisel çıkarlar uğruna en yakın akrabasını satanlar , İstanbul'un hem çehresinin hem de sosyo-kültürel yapısının gün gün değişmesi , "seni yenicem İstanbul " ya da belki " sana yenilmiycem İstanbul" diyen Mevlüt'ün yoğurtçuluk , pilavcılık, dondurmacılık , otopark bekçiliği , elektrik tahsilatçılığı ama en çok ta boza satarak kendi kaderini yaşamasının hikayesiydi okuduğum.








                  Mevlüt , kitabımızın ana karakteri olmasına rağmen kimselere hayır diyemeyen , sessiz sakin, hep kabullenici tavrı ile bende kitap boyunca en az konuşan kişi olduğu izlenimi yarattı. Mevlüt konuşmuyor sadece yaşıyor...Arada  bozaaaaaa diye bağırıyor , hayata haykırır gibi , hepsi bu.Yaşantısındaki herşey onun kontrolü dışında gelişiyo ,hayat akıyor Mevlüt bakıyor sanki :)





              Başladığımda kitaba , bunca zamandır kulağıma  çalınan " Orhan Pamuk zor yazar. " söylentisinin hiç de doğru olmadığını düşündüm. Su gibi akan , herkesin anlayacağı yalın bir dille yazılmış,sıradan mahalle yaşantılarının anlatıldığını düşündüm. Çok keyifli başladı. Merakla okumaya başladım Mevlüt'ün hikayesini. Ama sonra yine o yalın ve keyifli anlatım devam ettiği halde ben koptum kitaptan. Merak ettiğim şeyler mi bitti , ki sanırım öyle , acayip uzadı anlatılanlar benim için. Verilen mesajları aldım , İstanbul'un nasıl canına okunmuş , o koca koca gökdelenler nasıl da mantar gibi dikiliyor böyle kolaylıkla ona tanık oldum ama ne bileyim işte sıkıldım ben. Çok uzamış geldi bana.


         


                     Netice itibariyle oldukça yoğun geçen bir yaz tatilinin çoğu boyunca elimde sürüklenen bu kitapla ilgili son kararı siz vereceksiniz.Okuyun ve görün.Okuması kolay ,akıcı ve keyifli deyip gerisini size bırakıyorum...



     kaynak

    Orhan Pamuk hakkında daha fazla bilgi için bi göz atın 












    Yalancı Tanıklar Kahvesi

    19 Mayıs 2015 Salı

    | | | 1 yorum
         

                Yalancı Tanıklar Kahvesi yine bir dost tavsiyesi. Ben ondan Kafamda Bir Tuhaflık istemiştim. Bir baktım sepete bunu da koymuş salmış aşağıya canım arkadaşım, Ceyda'm. Yukarıdan sesleniyor bana "Bunu oku mutlaka ." diye. Bir de baktım Vedat Türkali'nin Yalancı Tanıklar Kahvesi. Yıllar önce yine bir dost tavsiyesi ile okuduğum Bir Gün Tek Başına'nın da etkisi ile Orhan Pamuk'u beklemeye alıp hemen başladım Yalancı Tanıklar Kahvesi'ne. 
                Su gibi akan bir anlatımı var Vedat Türkali'nin. Okuduğunuz her sayfada olayların yaşandığı yerlere gidip karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz her şeyi. Kitaba başladıktan hemen sonra yağmur gibi yağan okulla ilgili evrak işleri, 23 Nisan gösterisiydi derken uzadı da uzadı okumam. Bir ayı geçti bitirmem bu kitabı ki bu benim başıma pek sık gelen bir şey değildir. Tabi bu kadar ara vere vere okuyunca size anlatmak zor olacak biraz.Elimden geleni yapacağım. Ama her zamanki gibi ben biraz anlatıp okuyup keyif almayı size bırakacağım.
                Muhsin Kafası Karışık ve bu kafa karışıklığı tüm hayatına yansımış roman kahramanımız. Kendisi bir Ege kasabasında yaşayan oldukça zengin ve dolayısıyla saygın Hacı Bey'in oğlu. Ailesinin özellikle babasının tam tersi sol görüşlü olan Muhsin, üniversite eğitimi için ayrılır baba evinden.70' li yılların siyasi ortamını bir üniversite öğrencisinin gözünden görüyoruz kitap boyunca. Bir çok yaşanmış olaya tanıklık ediyoruz. Yeni nesil için oldukça bilgilendirici buldum ben kitabı, yakın siyasi tarih anlamında oldukça başarılı.
                   
               
     
              Ya ben bodoslama daldım anlatmaya ama olmadı içime sinmedi böyle , durun  baştan tek tek tane tane anlatayım.
               Hacı Bey yani bizim Fahri Tullukçu , bir Ege kasabasında yaşayan oldukça zengin bir ağa. Hacı Bey Muhsin'in babası. Siyasi görüş ve hayata bakış olarak baba oğul taban tabana zıtlar. Ve tabi aralarının kötü olduğunu söylemeye lüzum yok sanırım.                                   Remziye Teyze Muhsin'in sancılı anacığı. Kocası ile oğlu arasında kalmış tipik bir Türk kadını. Kocası Hacı Bey'e karşı kızıyor gibi göründüğü oğluna alttan alttan para yollamayı ihmal etmeyen bir ana yüreği.
            Salih Muhsin'in en iyi dostu can yoldaşı dava arkadaşı. Türkiye'de devrimi nasıl gerçekleştiririz, derdine düşünce kardeşten öte olmuşlar Muhsin ve Salih. Salih oldukça tutucu bir solcu. Bu nasıl olur derseniz ,,devrim yolunda her şeyin en iyisini kendisinin bildiğine inanan ve Muhsin'le de sık sık bu konuda tartışan bir tip.
           Nedim Hoca'ya kitap boyunca siz de saygı duyacaksınız benim gibi. Sahip olduğu kitabevi Fide'yi yavrusu gibi seven kitap evinden kitap çalınmasına bile göz yuman koca gönüllü bir insan. 
       " Ekmek, kitap çalanlara ceza olmaz. Ülkeyi çalıyorlar ,kitap çalanlarla mı uğraşacağız? " der mesela satırlar üzerinden gözümüze baka baka. 
         Gelelim Muhsin'e...Muhsin devrimle aşk arasında kalan bir roman kahramanı. Muhsin Reyhan'a aşık, Reyhan Muhsin'e sevdalı ama kafası karışık Muhsin'in , hem de çok .Hal böyle olunca da Reyhan .... Aaaa bu kadarını da söylemeyeyim. 
           Yalancı Tanıklar Kahvesi ,adını bir Anadolu kasabasında bulunan gerçek bir kahveden almış. Adliye binasının karşısında bulunan bu kahveye şahit arayan insanlar geliyor ve kendilerine yalancı şahitler buluyorlar. Nedim Hoca şöyle anlatıyor Yalancı Tanıklar Kahvesi'ni.
      "Yalancı tanık arayanlar bu kahveye gelip biri ile anlaşıyormuş. Adam girmiş kahveye bakınırken biri sokulmuş hemen, "Yardımcı olabilir miyim? Nedir sorun?"  "Bir alacak davası."demiş adam."Hala vermedi değil mi o namussuz herif paranızı?"  Adam biraz çekinerek . "Para benden isteniyor." demiş. Hemen yetiştirmiş herif , "Kaç kez vereceksiniz beyefendiciğim, kaç kez vereceksiniz? 
         Günümüz Türkiyesi'ne bakınca o yıllarda kaleme alınmış çok isabetli öngörüler var kitapta.  Vedat Türkali bu romanında sol eğilimli  yazarların bir çoğunun yaptığı, Türk solunun neden başarılı olamadığının açıklamasını, çok iyi yapıyor diye düşünüyorum.





                  Kenan Evren öldükten bir gün sonra "Oooodu dabe yapıvermiş Muhsin Beeeeee!!!!! " satırlarını okuyup Kenan Evren'in radyo ve televizyonlarda yankılanan o meşhur açıklamasına şahit olmak ve 12 Eylül Darbesi'ne Muhsin',in gözünden yaşamak değişik bir duyguydu.Bizler 80'li yıllarda  siyaset din bilmeyen, masum, saf  çocuklardık.O  yıllara gitmek, bilinçaltımda o ekran görüntüsünü anımsamak ,anımsadığımı sanmak belki şaşırttı beni...








             Vedat Türkali de takma ad ile yazan bir yazar. Gerçek adı Abdülkadir Pirhasan. Vedat Türkali'yi  çok sevmeme rağmen bu ayrıntıyı bilmiyordum ben.Size yazmak için araştırırken edindim bu bilgiyi .Bu arada blog için yazımı hazırladığım günlerden bir gün , 13 Mayıs günü , Vedat Türkali'nin doğum günü imiş.13 Mayıs 1919'da Samsun'da doğmuş .Tam da Atatürk'ün Samsun'a çıkışından altı gün önce ... Allah ona sağlıklı uzun ömürler versin.Bırakıp gitmesin bizi zira yerleri dolmuyor...

           Yazımı sizinle paylaştığım  gün de çok gariptir ama tamamen tesadüf ,bir 19 Mayıs gününe denk geldi ...19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı'nı ,Atatürk'ün Samsun'a çıkışının ,kurtuluş mücadelemizin başlangıcının  96 . yıl dönümünü de bu vesile ile kutlamak isterim. 
           
            Benden bu kadar, daha anlatılacak çok şey var kitapla ilgili ama onları da anlatıp okuma hevesinizi kaçırmak istemiyorum.Bugünü anlamak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap diyerek noktayı koyuyorum.

      


              İstanbul'da yaşayan ,ya da bi şekilde İstanbul sevdalısı olan herkesin bildiği sevdiği bir şarkıdır Bekle Bizi İstanbul...Bilir miydiniz Vedat Türkali'ye ait olduğunu sözlerinin ...Haydi o zaman kendi sesinden, o unutulmaz melodi eşliğinde dinleyelim bir kez...





                                           
        

    Salkım salkım tan yelleri estiğinde
    Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
    Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
    Bin bir direkli Halicinde akşam
    Adalarında bahar Süleymaniyende güneş
    Hey sen güzelsin kavgamızın şehri


                                                

                                                   Vedat Türkali ve Bekle Bizi İstanbul...


                                            



                    Benim dinlemeyi en çok sevdiğim yorum....Grup Baran Ve Bekle Bizi İstanbul....


       
                                                  

          

    Çi

    14 Mart 2015 Cumartesi

    | | | 5 yorum





                               ÖNEMLİ NOT: Fİ'Yİ OKUMADIYSAN BU YORUMU OKUMA.
            İyi bir hikaye asıl bittiği yerde başlar diyor Azra Kohen ...Yine şahane bir teşekkür ve sonra Çi'nin, ölmek için doğduğunu unutmadan bu gezegende hiçbir şeyin hiç kimseye ait olmayacağını anlayan, sahip olduklarının değil analizini yapabildiği deneyimlerin gerçek zenginlik olduğunu bilerek yaşayıp kendi potansiyelinin savaşçısı olabilme cesareti gösterenlere adandığını anlatan bir giriş yazısı karşılıyor bizi. Anlatılan insanlardan biri olma şerefine layık olma umudu ile başlıyoruz okumaya.

         Fi'de hakkında bir şeyler öğrenip yeni tanıdığımız insanları tam da merak ettiğimiz noktalarından tutup önümüze atıyor Çi. 











         


        Hani bir karikatür vardır ya sen mi güçlüsün ben mi ? Yenicem seni İstanbul diye bağıran masum köylü. Biz de onun gibi kendimizi en akıllı zannedip hayatı yenebileceğimizi hadi yenmek demesek bile en azından bir beraberlik alabileceğimizi sanıyoruz. Ama hayat bizden daha akıllı diyor Azra Kohen. Ve Deniz'le Başlıyor yolculuğumuz.


            Hatırlayalım Deniz Can Manay'ın hastalıklı aşkı Duru'nun eski sevgilisi idi bir zamanlar. Sonra Can Manay bildiği tüm ali cengiz oyunlarını yapıp, Duru zavallısı da zayıf noktası merakından vurulunca Can Manay'a , tasını tarağını toplayıp terk etmişti Deniz'i. Deniz yaşadığı bu hezimet sonrası huzuru toprakta bulacağını sanmış olmalı ki kendini atmış bir köye. Bildiği hayattan geriye bi şey kalmayıncaya kadar unutmuş her şeyi hatta müziği bile. Öyle yaralanmış ki Deniz hissettiği duyguya isim verememiş. Nasıl versin garibim. Sen Duru'yu kayboldu zennet, 29 saat boyunca her yerde ara , Can Manay'dan bile yardım iste hatta. Sonra hayat seninle dalga geçer gibi bir mağazanın vitrinindeki televizyondan Duru ile Can Manay'ın helikopterden inişini göstersin sana ve sonrasındaki öpüşme anını. Deniz o anda ölebilirdi bile ama ölümün bile anlamsız geldiği bir ruh hali içinde şehirden ayrılıp bir köye yerleşti.

         Can Manay ile Duru ise ateşli sevişmelerle başladıkları ama giderek birisi için hastalık diğeri için esaret haline gelen aşklarını yaşıyorlar o sırada. Duru'yu hiç tanımadan sadece güzelliğine aşık olup ,benim olmalı diyen Can, onun bedenine güzelliğine aç bir hayvan gibi saldırıyor adeta. Çok seviyor, belki de sevdiğini sanıp içinde birilerinin eksiğini tamamlıyor. Duru ise merak edip girdiği bu dünyanın içinde süs bebeği gibi her geçen gün daha da mutsuz ama mutluyumu oynamaya devam ediyor seyredenlere. İçi Deniz'i özlüyor deli gibi ama kızgınlığını baskın tutarak Deniz'den nefret ettiğine inandırmaya çalışıyor kendini. 

         Şimdi size herkesi tek tek anlatacak değilim. Aslında bu gündelik yaşam içinde kaybolan ve kendi özlerini arayan, buldum zannedip yanılan ya da bulur bulmaz kaybeden insanların hikayesi baştan sona. Karakterlerin hepsine bir dokun bir ah işit. Hepsinin çocukluktan gelen travmaları var. Bu arızalı hallerini bazen şıp diye bir bakışta anlıyoruz bazen de okurken haydaaaa diyerek farkına varıyoruz arızanın. Karakterlerin ortak özellikleri olduğunu fark edince, bu ortak özelliğin hepsinin kendi kendilerini bitirmek olduğunu anlıyor ve şaşırıyoruz. Hepsi yavaş yavaş bitiriyor kendini.

          Bilge benim Fi'den hayran olduğum ve Can Manay'ın gücünden ve karizmasından etkilendiğim ilk anlarda Can Manay'a yakıştırdığım hatundu. Sonra ben Can Manay'ı tanıyıp ona hem acıyıp hem de ondan nefret etmeye başlarken Bilge önce onunla çalışmaya sonra maalesef kendini ona kaptırmaya başladı. Ah Bilge'm ahhhh. Sen mi adam edicen yani Can Manay'ı. Kendini yıllarca abine adadığın yetmedi mi? Aslında acıyorsun değil mi sen de ona? Bilgeyi alıp karşıma saatlerce konuşasım var. Roman karakterlerine akıl verme planları da yapmaya başladığıma göre ben de yakında Can Manay'ın müşterisi olabilirim sanırım.

          Özge 'de Fi'den ilgimi çeken bir karakterdi ancak Özge adeta devleşti bu kitapta. Eni konu gözüme girdi kız.

         "Y Kuşağı... Kuralları sorgulayan, saygı duydukları takdirde dinleyen ne olursa olsun itaat etme fikrine karşı , genel geçer tüm kalıpların dışında bir dünyada yaşamak isteyen ve o dünyayı gerçekleştirmek için kurada olduğunun farkındalığında gençler bunlar. Teknolojiyi sanki kendi uzantısı gibi doğallıkla kullanabilen , doğanın koruyucusu , anlamak için dinleyen ama asla bildiğini düşünmeyen önyargısız ama net bir kuşak"

         Bakın hele bizim deli kızın kelamlarına.


           Bu kadar yazdım yazdım da insan bi Çi nedir onu da anlatır di mi?  Çi veya Japoncadaki söylenişiyle Ki ; geleneksel Çin kültürü ve tıbbının temel kavramlarından biridir. Çi'nin mevcut olan her şeyde yer alan "hayat gücü" veya "spiritüel enerji" olduğuna inanılmaktadır. Genellikle "hava" veya "nefes" olarak yabancı dillere aktarılan bu terimin aslında tam bir karşılığı yoktur.( kaynak .www.wikipedia.com)
            Fi 'de Can Manay'ın Fi ( Altın Oran) takıntısı vardı. Çi'de de Murat Sadık Kolhan'ın Çi (Tüm canlıları birbirine bağlayan , rejenere eden Yaşam Enerjisi ) takıntısı var. Can Duru'da Fi bulmuştu, Sadık'ta Özge'de Çi .... Bu adamlar gerçekten enteresan :)


           Bu arada gözden kaçırılmaması gereken satırlar (hani huyum olsa neredeyse altı çizilesi diyeceğim ama hiç çizmem kitaplarımı) oldukça fazla. Özge ile kıroyum ama para bende modeli iş adamımız Mahmut Konmaz ne güzel şeyler anlatıyor mesela , dönüp dönüp okunası!!! Kitapta bölüm sonlarında geleceğe dair verilen ipuçları merakımızı daha da cilalayıp duruyor hikaye boyunca. Kopuk kopuk anlatıyorum ama olayı sıra sıra anlatmak ta olmazdı zaten fazla bile konuştum. Okumak isteyenler için keyfini kaçırmak istemem.
    Gezi olaylarında yaşanan acıya tanıdığımız birinin gözünden bakmamızı sağlıyor bir ara Çi.Bilge'nin umutsuzca aşık olduğu Murat polis tarafından dövülüp hastanede verdiği yaşam mücadelesini kazanamayınca sanki çok iyi tanıdığımız biri ölmüşçesine acıyor canımız.

           Ha bi de benim için büyük insanlık için küçük bir ayrıntı vardı. Can Manay'ın ilginç şoförü Ali'ye Parfümün Dansı 'nı okuttun ya Azra Kohen,yazarın dibisin. Parfümün Dansı benim için çok özeldir. En sevdiğim beş içinde ilk üçte yıllardır.Neden Parfümün Dansı? diye sorasım var sana fena halde...

           En baştaki uyarımdan sonra buraya kadar yorumumu okuduysan zaten Fi'yi okumuş olmalısın.Bu da demek ki  Fi'yi okuduysan bu yoruma gerek bile kalmadan Çi'yi okuyacaksın, okumak isteyeceksin.Pi de görüşmek üzere...Artık biz de Pi Bekleyenler Kulübü üyesi olduk ...




           Son olarak size Ada'dan hiç bahsetmediğimi hatırlayıp Ada'nın kendini bitirme aracı Tugay'ı çok kritik bir pozisyonda ayağına kadar getiren piyano performansında çaldığı parça ile baş başa bırakıyorum... 
     

    Fi

    4 Mart 2015 Çarşamba

    | | | 1 yorum






              Okudukça büyür insan derler ya , nasıl da doğru. Okuma gruplarımdan biri olan Kitap Ağacı'nın yılbaşı çekilişinde gencecik, su gibi bir lise öğrencisi kitap kurdu denk geldi bana. Bayılıyorum okuyan gençliğe. Bana Azra Kohen'in Fi Kitabı'nı yolladı yılbaşı hediyesi olarak. Bir kez de buradan teşekkür ediyorum Hacer kardeşime. Elimde Kemal Tahir Esir Şehir üçlemesi olduğu için ancak sıra geldi Fi'ye.

            Kitap çok naif bir dille yazılmış teşekkür yazısı ile başlıyor. İnsanın hayatında yaptığı işe saygı duyan ve inanan yakınlarının olması ne hoş. Sonra bu kitabın herkes için değil , asıl değerli olanın bizim için önemsizleştirilmeye çalışıldığını fark etmeye hazır herkes için yazıldığını öğreniyoruz. Ve bu hazır olma hali  yanında özel hissetmişlik ile de başlıyoruz okumaya ...

           Önce kısaca kim kimdir çıkıyor karşımıza. Ada, Ali, Bilge, Can Manay, Deniz, Doğru, Duru, Eti , Göksel ,Kaya, Özge ve Sadık alfabetik sırada bir kaç kelime ile tanıtılıyor bize. Sayfaları çevirdikçe başta Can Manay olmak üzere her bir karakteri daha yakından tanımaya başlıyoruz. Kimini çok severken , kimilerini merak ediyoruz.

        Kitapta Can Manay ve Duru ön planda tutulmuş sanki ikisinin ya da Can'ın Duru'yu elde edişinin hikayesi gibi ama şunu söylemem lazım ki ben kitabı Bilge için okudum. Bilge'ye bayıldım. Onun mücadeleci ruhuna, o sarsak hallerine rağmen içindeki güce. Otistik abisi Doğru'ya hem anne hem baba oluşuna. Of yine bodozlama daldım anlatmaya ama elimde değil. Bilge karakteri beni çok etkiledi. Fi'nin devamı Çi'de ya da henüz çıkmamış olsa da artık yüzlerce kişiyle birlikte benim tarafımdan da merakla beklenen Pi'de umarım Bilge ana karakter olur ve onun hikayesini okuruz.
     

        

        
     
              Şimdi gelelim olan bitene.
     
         Can Manay bir psikolog. Ama öyle sıradan bir psikolog değil. dünyayı bir pazar olarak gören ve herkesten alacağı bir şey olduğuna inanan  fi takıntısı olan bir psikolog. (Fi  kısaca :Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır.Eski Mısırlılar ve Yunanlar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır.Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, Fi yani Φ'dir. kaynak : www.wikipedia.org) Hastalarına müşteri , muayenehanesine ofis diyen belki de tek psikolog. Hastalarından çoğu Can Manay'ın büyüsüne kaptırmış kendisini aldıklarından çok çok fazlasını vermeyi tercih eden  kişiler. Can Manay'ın büyüsü derken öyle feci yakışıklı falan değil bu adam aksine kısa boylu çirkin ama bi şekilde acayip zengin olmayı başarmış sıradan bir adam. İşte bu Can Manay bir şekilde zengin olmuş ya paranın da gücüyle neredeyse bütün şehri parmağının ucunda döndürüyor. Özellikle de kadınları:)Tek gecelik ilişkilerini özel yaşam alanına sokmamak için kiralayacağı bir ev ararken, gezdiği bir evin yan bahçesinde bu güne kadar gördüğü en güzel şeyi görür. Duru'yu... Duru, Can Manay'ın hayatındaki tek eksik şeydir. Ya da o öyle olduğunu sanıyordur.
     
     
           Duru bana kalırsa güzelliği kitap boyunca fazla abartılmış ( evet evet kıskanmış olabilirim ;) ) bir balerin. Konservatuarda öğretim görevlisi olan müzisyen sevgilisi Deniz ile birlikte yaşıyor. Deniz karakteri de benim için kitaptaki bir diğer etkileyici karakter. Neden derseniz adam kendini müziğe adamakla kalmamış bu işi bir sosyal sorumluluk olarak görmeye de başlıyor. Zaman zaman Duru gibi bir güzelliğe sahip olmasına rağmen gözü onu bile görmüyor , o derece... :) 

        Bana sempatik gelen bir başka karakter de Özge. Grinin Elli Tonu misali başka birinin yerine ünlü , şahane , yarı Tanrı psikoloğumuz ile röportaja gidiyor. Ancak o Anastasia kadar şanslı değil. Can Manay'ın kalbini değil nefretini kazanıyor sorduğu tek  bir soru yüzünden. Ve hayatı çok mücadele etmesini gerektirecek bir hal alıyor. Özge de karşısına çıkan Sadık Bey sayesinde şah mat olmak üzereyken çok iyi yapıyor hamlesini ve "Amma dişli çıktın kız sen !"  dedirtecek bir başarı ya da belki başarısızlık öyküsü sunuyor bize.Buna okuyunca siz karar vereceksiniz.

     
     
     
            Gelelim Ada'ya. Ada Deniz'in öğrencisi ve muazzam bir müzisyen üstelik ve maalesef Deniz'e de ümitsizce aşık. Allahtan onun da karşısına Göksel çıkıyor ki Göksel zaten başlı başına yok artık dedirtecek orijinallikte bir karakter. Şöyle ki geceleri çöp toplayan bir konservatuar öğrencisi hayal edin. Burnu falan kırık çünkü sokaklarda büyümüş.
    Her türlü pisliğe bulaşmış. Olmadı mı canlanmadı mı gözünüzde... O zaman hiç zorlamayın kendinizi ve sizin için sadece inanılmaz taraflarının gerçek olduğu bir hikaye yazan Azra Kohen'e teşekkür edin ve başlayın Fi'yi okumaya. Renkli , orijinal karakterlerin yanı sıra , akıcı dili ve oldukça besleyici ve bilgilendirici diyalogları ile de çok severek okuyacağınız bir kitap Fi. Şimdi ben Çi ile bu keyifli yolculuğa devam ederken siz de hemen edinin bir tane Fi ve okumaya başlayın. Çok yakında Pi çıkacak o zamana kadar ancak okursunuz Fi ve Çi'yi. Ha bu arada cennetten hiç bahsetmedim onu da çok merak edip siz okuyun artık :))))))





     




                  Aslında adını hiç kullanmadan sadece akilah mahlası ile yazacakmış kitaplarını ama iyi ki de öyle yapmamış ve biz Azra Kohen'i tanıdık. Gelin şimdi biraz daha yakından tanıyalım bu mütevazi insanı.O kadar sıcakkanlı ki bir sosyal paylaşım uygulaması olan instagramda  kendisi ( @akilahficipi )  ile yaptığımız bir sohbette bana bir gün kahve içip sohbet edebileceğimizi ve bu sohbeti blogumda yazabileceğimi söyledi.Umarım gerçekleşir  bu buluşma da  ben de  kitapla ilgili kafamda biriken deli soruları sorma şansı bulur ve sonra burada sizinle paylaşırım ....



    Azra Kohen Kimdir ?
     
             Akilah (Azɾa Saɾızeybek Kohen) İstanbul Üniveɾsitesi Radyo Televizyon ve Sinema ile Ottawa Üniveɾsitesi Üçüncü Dünya ÜlkeleɾineYaɾdım Ekonomisi bölümleɾinden mezunduɾ. Liverpool Üniversitesi Psikoloji bölümünde master yapmaktadır. İyi deɾecede İngilizce ve İtalyanca konuşan Azɾa Saɾızeybek Kohen, biɾ çocuk annesidiɾ. Oɾganik taɾıma, evɾenin matematiğine ve biɾ Yaɾatıcı olduğuna inanıɾ. Hiçbiɾ politik göɾüşü yoktuɾ.

             Dünyɑdɑki en büyük problemin ne eğitim, ne işsizlik, ne de pɑrɑsızlık olmɑdığını bilir; onɑ göre en büyük problem ɑnnelerdir. Çocuklɑrınɑ kimlik bilinci yüklemeyerek bireyselliğe erken yɑştɑ uyɑnmɑlɑrını engelleyen ɑnneler yüzünden dünyɑnın bugün bu kɑrmɑşɑdɑ olduğunu düşünür.  Bir bireyin bile doğru dɑvrɑnɑrɑk dünyɑyı değiştirebileceğine ve hɑkiki insɑn olmɑk için her ɑn evrimleşebildiğimize inɑnır. Emektɑr bir cɑnseverdir.
    kaynak: milliyet


             Sizleri Ada'nın evinden yayılan ve Göksel'in aklını  başından alan şahane notalarla  baş başa bırakıyorum......Mutlaka dinleyin günün hangi saatinde olursanız olun iyi geliyor.