Yalancı Tanıklar Kahvesi yine bir dost tavsiyesi. Ben ondan Kafamda Bir Tuhaflık istemiştim. Bir baktım sepete bunu da koymuş salmış aşağıya canım arkadaşım, Ceyda'm. Yukarıdan sesleniyor bana "Bunu oku mutlaka ." diye. Bir de baktım Vedat Türkali'nin Yalancı Tanıklar Kahvesi. Yıllar önce yine bir dost tavsiyesi ile okuduğum Bir Gün Tek Başına'nın da etkisi ile Orhan Pamuk'u beklemeye alıp hemen başladım Yalancı Tanıklar Kahvesi'ne.
Su gibi akan bir anlatımı var Vedat Türkali'nin. Okuduğunuz her sayfada olayların yaşandığı yerlere gidip karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz her şeyi.
Kitaba başladıktan hemen sonra yağmur gibi yağan okulla ilgili evrak işleri, 23 Nisan gösterisiydi derken uzadı da uzadı okumam. Bir ayı geçti bitirmem bu kitabı ki bu benim başıma pek sık gelen bir şey değildir. Tabi bu kadar ara vere vere okuyunca size anlatmak zor olacak biraz.Elimden geleni yapacağım. Ama her zamanki gibi ben biraz anlatıp okuyup keyif almayı size bırakacağım.
Muhsin Kafası Karışık ve bu kafa karışıklığı tüm hayatına yansımış roman kahramanımız. Kendisi bir Ege kasabasında yaşayan oldukça zengin ve dolayısıyla saygın Hacı Bey'in oğlu. Ailesinin özellikle babasının tam tersi sol görüşlü olan Muhsin, üniversite eğitimi için ayrılır baba evinden.70' li yılların siyasi ortamını bir üniversite öğrencisinin gözünden görüyoruz kitap boyunca. Bir çok yaşanmış olaya tanıklık ediyoruz. Yeni nesil için oldukça bilgilendirici buldum ben kitabı, yakın siyasi tarih anlamında oldukça başarılı.
Ya ben bodoslama daldım anlatmaya ama olmadı içime sinmedi böyle , durun baştan tek tek tane tane anlatayım.
Hacı Bey yani bizim Fahri Tullukçu , bir Ege kasabasında yaşayan oldukça zengin bir ağa. Hacı Bey Muhsin'in babası. Siyasi görüş ve hayata bakış olarak baba oğul taban tabana zıtlar. Ve tabi aralarının kötü olduğunu söylemeye lüzum yok sanırım. Remziye Teyze Muhsin'in sancılı anacığı. Kocası ile oğlu arasında kalmış tipik bir Türk kadını. Kocası Hacı Bey'e karşı kızıyor gibi göründüğü oğluna alttan alttan para yollamayı ihmal etmeyen bir ana yüreği.
Salih Muhsin'in en iyi dostu can yoldaşı dava arkadaşı. Türkiye'de devrimi nasıl gerçekleştiririz, derdine düşünce kardeşten öte olmuşlar Muhsin ve Salih. Salih oldukça tutucu bir solcu. Bu nasıl olur derseniz ,,devrim yolunda her şeyin en iyisini kendisinin bildiğine inanan ve Muhsin'le de sık sık bu konuda tartışan bir tip.
Nedim Hoca'ya kitap boyunca siz de saygı duyacaksınız benim gibi. Sahip olduğu kitabevi Fide'yi yavrusu gibi seven kitap evinden kitap çalınmasına bile göz yuman koca gönüllü bir insan.
" Ekmek, kitap çalanlara ceza olmaz. Ülkeyi çalıyorlar ,kitap çalanlarla mı uğraşacağız? " der mesela satırlar üzerinden gözümüze baka baka.
Gelelim Muhsin'e...Muhsin devrimle aşk arasında kalan bir roman kahramanı. Muhsin Reyhan'a aşık, Reyhan Muhsin'e sevdalı ama kafası karışık Muhsin'in , hem de çok .Hal böyle olunca da Reyhan .... Aaaa bu kadarını da söylemeyeyim.
Yalancı Tanıklar Kahvesi ,adını bir Anadolu kasabasında bulunan gerçek bir kahveden almış. Adliye binasının karşısında bulunan bu kahveye şahit arayan insanlar geliyor ve kendilerine yalancı şahitler buluyorlar.
Nedim Hoca şöyle anlatıyor Yalancı Tanıklar Kahvesi'ni.
"Yalancı tanık arayanlar bu kahveye gelip biri ile anlaşıyormuş. Adam girmiş kahveye bakınırken biri sokulmuş hemen, "Yardımcı olabilir miyim? Nedir sorun?" "Bir alacak davası."demiş adam."Hala vermedi değil mi o namussuz herif paranızı?" Adam biraz çekinerek . "Para benden isteniyor." demiş. Hemen yetiştirmiş herif , "Kaç kez vereceksiniz beyefendiciğim, kaç kez vereceksiniz?
Günümüz Türkiyesi'ne bakınca o yıllarda kaleme alınmış çok isabetli öngörüler var kitapta. Vedat Türkali bu romanında sol eğilimli yazarların bir çoğunun yaptığı, Türk solunun neden başarılı olamadığının açıklamasını, çok iyi yapıyor diye düşünüyorum.
Kenan Evren öldükten bir gün sonra "Oooodu dabe yapıvermiş Muhsin Beeeeee!!!!! " satırlarını okuyup Kenan Evren'in radyo ve televizyonlarda yankılanan o meşhur açıklamasına şahit olmak ve 12 Eylül Darbesi'ne Muhsin',in gözünden yaşamak değişik bir duyguydu.Bizler 80'li yıllarda siyaset din bilmeyen, masum, saf çocuklardık.O yıllara gitmek, bilinçaltımda o ekran görüntüsünü anımsamak ,anımsadığımı sanmak belki şaşırttı beni...
Vedat Türkali de takma ad ile yazan bir yazar. Gerçek adı Abdülkadir Pirhasan. Vedat Türkali'yi çok sevmeme rağmen bu ayrıntıyı bilmiyordum ben.Size yazmak için araştırırken edindim bu bilgiyi .Bu arada blog için yazımı hazırladığım günlerden bir gün , 13 Mayıs günü , Vedat Türkali'nin doğum günü imiş.13 Mayıs 1919'da Samsun'da doğmuş .Tam da Atatürk'ün Samsun'a çıkışından altı gün önce ... Allah ona sağlıklı uzun ömürler versin.Bırakıp gitmesin bizi zira yerleri dolmuyor...
Yazımı sizinle paylaştığım gün de çok gariptir ama tamamen tesadüf ,bir 19 Mayıs gününe denk geldi ...19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik Ve Spor Bayramı'nı ,Atatürk'ün Samsun'a çıkışının ,kurtuluş mücadelemizin başlangıcının 96 . yıl dönümünü de bu vesile ile kutlamak isterim.
Benden bu kadar, daha anlatılacak çok şey var kitapla ilgili ama onları da anlatıp okuma hevesinizi kaçırmak istemiyorum.Bugünü anlamak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap diyerek noktayı koyuyorum.
İstanbul'da yaşayan ,ya da bi şekilde İstanbul sevdalısı olan herkesin bildiği sevdiği bir şarkıdır Bekle Bizi İstanbul...Bilir miydiniz Vedat Türkali'ye ait olduğunu sözlerinin ...Haydi o zaman kendi sesinden, o unutulmaz melodi eşliğinde dinleyelim bir kez...
Salkım salkım tan yelleri estiğinde Mavi patiskaları yırtan gemilerinle Uzaktan seni düşünürüm İstanbul Bin bir direkli Halicinde akşam Adalarında bahar Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri
Vedat Türkali ve Bekle Bizi İstanbul...
Benim dinlemeyi en çok sevdiğim yorum....Grup Baran Ve Bekle Bizi İstanbul....
İyi bir hikaye asıl bittiği yerde başlar diyor Azra Kohen ...Yine şahane bir teşekkür ve sonra Çi'nin, ölmek için doğduğunu unutmadan bu gezegende hiçbir şeyin hiç kimseye ait olmayacağını anlayan, sahip olduklarının değil analizini yapabildiği deneyimlerin gerçek zenginlik olduğunu bilerek yaşayıp kendi potansiyelinin savaşçısı olabilme cesareti gösterenlere adandığını anlatan bir giriş yazısı karşılıyor bizi. Anlatılan insanlardan biri olma şerefine layık olma umudu ile başlıyoruz okumaya.
Fi'de hakkında bir şeyler öğrenip yeni tanıdığımız insanları tam da merak ettiğimiz noktalarından tutup önümüze atıyor Çi.
Hani bir karikatür vardır ya sen mi güçlüsün ben mi ? Yenicem seni İstanbul diye bağıran masum köylü. Biz de onun gibi kendimizi en akıllı zannedip hayatı yenebileceğimizi hadi yenmek demesek bile en azından bir beraberlik alabileceğimizi sanıyoruz. Ama hayat bizden daha akıllı diyor Azra Kohen. Ve Deniz'le Başlıyor yolculuğumuz.
Hatırlayalım Deniz Can Manay'ın hastalıklı aşkı Duru'nun eski sevgilisi idi bir zamanlar. Sonra Can Manay bildiği tüm ali cengiz oyunlarını yapıp, Duru zavallısı da zayıf noktası merakından vurulunca Can Manay'a , tasını tarağını toplayıp terk etmişti Deniz'i.
Deniz yaşadığı bu hezimet sonrası huzuru toprakta bulacağını sanmış olmalı ki kendini atmış bir köye. Bildiği hayattan geriye bi şey kalmayıncaya kadar unutmuş her şeyi hatta müziği bile.
Öyle yaralanmış ki Deniz hissettiği duyguya isim verememiş. Nasıl versin garibim. Sen Duru'yu kayboldu zennet, 29 saat boyunca her yerde ara , Can Manay'dan bile yardım iste hatta. Sonra hayat seninle dalga geçer gibi bir mağazanın vitrinindeki televizyondan Duru ile Can Manay'ın helikopterden inişini göstersin sana ve sonrasındaki öpüşme anını.
Deniz o anda ölebilirdi bile ama ölümün bile anlamsız geldiği bir ruh hali içinde şehirden ayrılıp bir köye yerleşti.
Can Manay ile Duru ise ateşli sevişmelerle başladıkları ama giderek birisi için hastalık diğeri için esaret haline gelen aşklarını yaşıyorlar o sırada.
Duru'yu hiç tanımadan sadece güzelliğine aşık olup ,benim olmalı diyen Can, onun bedenine güzelliğine aç bir hayvan gibi saldırıyor adeta. Çok seviyor, belki de sevdiğini sanıp içinde birilerinin eksiğini tamamlıyor.
Duru ise merak edip girdiği bu dünyanın içinde süs bebeği gibi her geçen gün daha da mutsuz ama mutluyumu oynamaya devam ediyor seyredenlere. İçi Deniz'i özlüyor deli gibi ama kızgınlığını baskın tutarak Deniz'den nefret ettiğine inandırmaya çalışıyor kendini.
Şimdi size herkesi tek tek anlatacak değilim. Aslında bu gündelik yaşam içinde kaybolan ve kendi özlerini arayan, buldum zannedip yanılan ya da bulur bulmaz kaybeden insanların hikayesi baştan sona. Karakterlerin hepsine bir dokun bir ah işit. Hepsinin çocukluktan gelen travmaları var. Bu arızalı hallerini bazen şıp diye bir bakışta anlıyoruz bazen de okurken haydaaaa diyerek farkına varıyoruz arızanın. Karakterlerin ortak özellikleri olduğunu fark edince, bu ortak özelliğin hepsinin kendi kendilerini bitirmek olduğunu anlıyor ve şaşırıyoruz. Hepsi yavaş yavaş bitiriyor kendini.
Bilge benim Fi'den hayran olduğum ve Can Manay'ın gücünden ve karizmasından etkilendiğim ilk anlarda Can Manay'a yakıştırdığım hatundu. Sonra ben Can Manay'ı tanıyıp ona hem acıyıp hem de ondan nefret etmeye başlarken Bilge önce onunla çalışmaya sonra maalesef kendini ona kaptırmaya başladı. Ah Bilge'm ahhhh. Sen mi adam edicen yani Can Manay'ı. Kendini yıllarca abine adadığın yetmedi mi? Aslında acıyorsun değil mi sen de ona? Bilgeyi alıp karşıma saatlerce konuşasım var. Roman karakterlerine akıl verme planları da yapmaya başladığıma göre ben de yakında Can Manay'ın müşterisi olabilirim sanırım.
Özge 'de Fi'den ilgimi çeken bir karakterdi ancak Özge adeta devleşti bu kitapta. Eni konu gözüme girdi kız.
"Y Kuşağı... Kuralları sorgulayan, saygı duydukları takdirde dinleyen ne olursa olsun itaat etme fikrine karşı , genel geçer tüm kalıpların dışında bir dünyada yaşamak isteyen ve o dünyayı gerçekleştirmek için kurada olduğunun farkındalığında gençler bunlar. Teknolojiyi sanki kendi uzantısı gibi doğallıkla kullanabilen , doğanın koruyucusu , anlamak için dinleyen ama asla bildiğini düşünmeyen önyargısız ama net bir kuşak"
Bakın hele bizim deli kızın kelamlarına.
Bu kadar yazdım yazdım da insan bi Çi nedir onu da anlatır di mi? Çi veya Japoncadaki söylenişiyle Ki ; geleneksel Çin kültürü ve tıbbının temel kavramlarından biridir. Çi'nin mevcut olan her şeyde yer alan "hayat gücü" veya "spiritüel enerji" olduğuna inanılmaktadır. Genellikle "hava" veya "nefes" olarak yabancı dillere aktarılan bu terimin aslında tam bir karşılığı yoktur.( kaynak .www.wikipedia.com) Fi 'de Can Manay'ın Fi ( Altın Oran) takıntısı vardı. Çi'de de Murat Sadık Kolhan'ın Çi (Tüm canlıları birbirine bağlayan , rejenere eden Yaşam Enerjisi ) takıntısı var. Can Duru'da Fi bulmuştu, Sadık'ta Özge'de Çi .... Bu adamlar gerçekten enteresan
:)
Bu arada gözden kaçırılmaması gereken satırlar (hani huyum olsa neredeyse altı çizilesi diyeceğim ama hiç çizmem kitaplarımı) oldukça fazla.
Özge ile kıroyum ama para bende modeli iş adamımız Mahmut Konmaz ne güzel şeyler anlatıyor mesela , dönüp dönüp okunası!!! Kitapta bölüm sonlarında geleceğe dair verilen ipuçları merakımızı daha da cilalayıp duruyor hikaye boyunca. Kopuk kopuk anlatıyorum ama olayı sıra sıra anlatmak ta olmazdı zaten fazla bile konuştum. Okumak isteyenler için keyfini kaçırmak istemem.
Gezi olaylarında yaşanan acıya tanıdığımız birinin gözünden bakmamızı sağlıyor bir ara Çi.Bilge'nin umutsuzca aşık olduğu Murat polis tarafından dövülüp hastanede verdiği yaşam mücadelesini kazanamayınca sanki çok iyi tanıdığımız biri ölmüşçesine acıyor canımız.
Ha bi de benim için büyük insanlık için küçük bir ayrıntı vardı. Can Manay'ın ilginç şoförü Ali'ye Parfümün Dansı 'nı okuttun ya Azra Kohen,yazarın dibisin. Parfümün Dansı benim için çok özeldir. En sevdiğim beş içinde ilk üçte yıllardır.Neden Parfümün Dansı? diye sorasım var sana fena halde...
En baştaki uyarımdan sonra buraya kadar yorumumu okuduysan zaten Fi'yi okumuş olmalısın.Bu da demek ki Fi'yi okuduysan bu yoruma gerek bile kalmadan Çi'yi okuyacaksın, okumak isteyeceksin.Pi de görüşmek üzere...Artık biz de Pi Bekleyenler Kulübü üyesi olduk ...
Son olarak size Ada'dan hiç bahsetmediğimi hatırlayıp Ada'nın kendini bitirme aracı Tugay'ı çok kritik bir pozisyonda ayağına kadar getiren piyano performansında çaldığı parça ile baş başa bırakıyorum...
Okudukça büyür insan derler ya , nasıl da doğru. Okuma gruplarımdan biri olan Kitap Ağacı'nın yılbaşı çekilişinde gencecik, su gibi bir lise öğrencisi kitap kurdu denk geldi bana. Bayılıyorum okuyan gençliğe. Bana Azra Kohen'in Fi Kitabı'nı yolladı yılbaşı hediyesi olarak. Bir kez de buradan teşekkür ediyorum Hacer kardeşime. Elimde Kemal Tahir Esir Şehir üçlemesi olduğu için ancak sıra geldi Fi'ye.
Kitap çok naif bir dille yazılmış teşekkür yazısı ile başlıyor. İnsanın hayatında yaptığı işe saygı duyan ve inanan yakınlarının olması ne hoş.
Sonra bu kitabın herkes için değil , asıl değerli olanın bizim için önemsizleştirilmeye çalışıldığını fark etmeye hazır herkes için yazıldığını öğreniyoruz.
Ve bu hazır olma hali yanında özel hissetmişlik ile de başlıyoruz okumaya ...
Önce kısaca kim kimdir çıkıyor karşımıza. Ada, Ali, Bilge, Can Manay, Deniz, Doğru, Duru, Eti , Göksel ,Kaya, Özge ve Sadık alfabetik sırada bir kaç kelime ile tanıtılıyor bize.
Sayfaları çevirdikçe başta Can Manay olmak üzere her bir karakteri daha yakından tanımaya başlıyoruz. Kimini çok severken , kimilerini merak ediyoruz.
Kitapta Can Manay ve Duru ön planda tutulmuş sanki ikisinin ya da Can'ın Duru'yu elde edişinin hikayesi gibi ama şunu söylemem lazım ki ben kitabı Bilge için okudum. Bilge'ye bayıldım. Onun mücadeleci ruhuna, o sarsak hallerine rağmen içindeki güce. Otistik abisi Doğru'ya hem anne hem baba oluşuna. Of yine bodozlama daldım anlatmaya ama elimde değil. Bilge karakteri beni çok etkiledi. Fi'nin devamı Çi'de ya da henüz çıkmamış olsa da artık yüzlerce kişiyle birlikte benim tarafımdan da merakla beklenen Pi'de umarım Bilge ana karakter olur ve onun hikayesini okuruz.
Şimdi gelelim olan bitene.
Can Manay bir psikolog. Ama öyle sıradan bir psikolog değil. dünyayı bir pazar olarak gören ve herkesten alacağı bir şey olduğuna inanan fi takıntısı olan bir psikolog. (Fi kısaca :Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır.Eski Mısırlılar ve Yunanlar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır.Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, Fi yani Φ'dir. kaynak : www.wikipedia.org) Hastalarına müşteri , muayenehanesine ofis diyen belki de tek psikolog. Hastalarından çoğu Can Manay'ın büyüsüne kaptırmış kendisini aldıklarından çok çok fazlasını vermeyi tercih eden kişiler. Can Manay'ın büyüsü derken öyle feci yakışıklı falan değil bu adam aksine kısa boylu çirkin ama bi şekilde acayip zengin olmayı başarmış sıradan bir adam. İşte bu Can Manay bir şekilde zengin olmuş ya paranın da gücüyle neredeyse bütün şehri parmağının ucunda döndürüyor. Özellikle de kadınları:)Tek gecelik ilişkilerini özel yaşam alanına sokmamak için kiralayacağı bir ev ararken, gezdiği bir evin yan bahçesinde bu güne kadar gördüğü en güzel şeyi görür. Duru'yu... Duru, Can Manay'ın hayatındaki tek eksik şeydir. Ya da o öyle olduğunu sanıyordur.
Duru bana kalırsa güzelliği kitap boyunca fazla abartılmış ( evet evet kıskanmış olabilirim ;) ) bir balerin. Konservatuarda öğretim görevlisi olan müzisyen sevgilisi Deniz ile birlikte yaşıyor. Deniz karakteri de benim için kitaptaki bir diğer etkileyici karakter. Neden derseniz adam kendini müziğe adamakla kalmamış bu işi bir sosyal sorumluluk olarak görmeye de başlıyor. Zaman zaman Duru gibi bir güzelliğe sahip olmasına rağmen gözü onu bile görmüyor , o derece... :)
Bana sempatik gelen bir başka karakter de Özge. Grinin Elli Tonu misali başka birinin yerine ünlü , şahane , yarı Tanrı psikoloğumuz ile röportaja gidiyor. Ancak o Anastasia kadar şanslı değil. Can Manay'ın kalbini değil nefretini kazanıyor sorduğu tek bir soru yüzünden. Ve hayatı çok mücadele etmesini gerektirecek bir hal alıyor. Özge de karşısına çıkan Sadık Bey sayesinde şah mat olmak üzereyken çok iyi yapıyor hamlesini ve "Amma dişli çıktın kız sen !" dedirtecek bir başarı ya da belki başarısızlık öyküsü sunuyor bize.Buna okuyunca siz karar vereceksiniz.
Gelelim Ada'ya. Ada Deniz'in öğrencisi ve muazzam bir müzisyen üstelik ve maalesef Deniz'e de ümitsizce aşık. Allahtan onun da karşısına Göksel çıkıyor ki Göksel zaten başlı başına yok artık dedirtecek orijinallikte bir karakter. Şöyle ki geceleri çöp toplayan bir konservatuar öğrencisi hayal edin. Burnu falan kırık çünkü sokaklarda büyümüş.
Her türlü pisliğe bulaşmış. Olmadı mı canlanmadı mı gözünüzde... O zaman hiç zorlamayın kendinizi ve sizin için sadece inanılmaz taraflarının gerçek olduğu bir hikaye yazan Azra Kohen'e teşekkür edin ve başlayın Fi'yi okumaya.
Renkli , orijinal karakterlerin yanı sıra , akıcı dili ve oldukça besleyici ve bilgilendirici diyalogları ile de çok severek okuyacağınız bir kitap Fi. Şimdi ben Çi ile bu keyifli yolculuğa devam ederken siz de hemen edinin bir tane Fi ve okumaya başlayın. Çok yakında Pi çıkacak o zamana kadar ancak okursunuz Fi ve Çi'yi. Ha bu arada cennetten hiç bahsetmedim onu da çok merak edip siz okuyun artık :))))))
Aslında adını hiç kullanmadan sadece akilah mahlası ile yazacakmış kitaplarını ama iyi ki de öyle yapmamış ve biz Azra Kohen'i tanıdık. Gelin şimdi biraz daha yakından tanıyalım bu mütevazi insanı.O kadar sıcakkanlı ki bir sosyal paylaşım uygulaması olan instagramda kendisi ( @akilahficipi ) ile yaptığımız bir sohbette bana bir gün kahve içip sohbet edebileceğimizi ve bu sohbeti blogumda yazabileceğimi söyledi.Umarım gerçekleşir bu buluşma da ben de kitapla ilgili kafamda biriken deli soruları sorma şansı bulur ve sonra burada sizinle paylaşırım ....
Azra Kohen Kimdir ?
Akilah (Azɾa Saɾızeybek Kohen) İstanbul Üniveɾsitesi Radyo Televizyon ve Sinema ile Ottawa Üniveɾsitesi Üçüncü Dünya ÜlkeleɾineYaɾdım Ekonomisi bölümleɾinden mezunduɾ. Liverpool Üniversitesi Psikoloji bölümünde master yapmaktadır. İyi deɾecede İngilizce ve İtalyanca konuşan Azɾa Saɾızeybek Kohen, biɾ çocuk annesidiɾ. Oɾganik taɾıma, evɾenin matematiğine ve biɾ Yaɾatıcı olduğuna inanıɾ. Hiçbiɾ politik göɾüşü yoktuɾ.
Dünyɑdɑki en büyük problemin ne eğitim, ne işsizlik, ne de pɑrɑsızlık olmɑdığını bilir; onɑ göre en büyük problem ɑnnelerdir. Çocuklɑrınɑ kimlik bilinci yüklemeyerek bireyselliğe erken yɑştɑ uyɑnmɑlɑrını engelleyen ɑnneler yüzünden dünyɑnın bugün bu kɑrmɑşɑdɑ olduğunu düşünür. Bir bireyin bile doğru dɑvrɑnɑrɑk dünyɑyı değiştirebileceğine ve hɑkiki insɑn olmɑk için her ɑn evrimleşebildiğimize inɑnır. Emektɑr bir cɑnseverdir.
kaynak: milliyet
Sizleri Ada'nın evinden yayılan ve Göksel'in aklını başından alan şahane notalarla baş başa bırakıyorum......Mutlaka dinleyin günün hangi saatinde olursanız olun iyi geliyor.
Yol Ayrımı Kemal Tahir'in Esir Şehir Üçlemesinin son kitabı. Esir Şehrin İnsanları ,Esir Şehrin Mahpusu'ndan sonra Yol Ayrımı ile üçlemenin sonuna gelmiş oldum. İlk kitapta bir paşa oğlu olan Kamil Bey'in yurda dönüp kendini Milli Mücadele'nin tam da ortasında buluşunu ,bunun için verdiği ödünleri okumuştuk. İkinci kitapta Kamil Bey Milli Mücadelecilere yardım ederken yakalanmış ,yargılanmış ve yedi yıl hapse mahkum edilmişti. Son kitapta ise Türkiye'nin siyasi geçmişindeki önemli olaylardan biri anlatılıyor ana tema olarak. Muhalefet partisinin kuruluşu , işleyişi ve kapanışı işleniyor. Bu sefer çok daha fazla karakter var hatta o kadar çok ki zaman zaman bu kimdi nereden çıktı bu hikayede ne işi var diyorsunuz. Asıl kahramanımız Kamil Bey bu sefer çok çok geri plana kalmakla birlikte kızı Ayşe'ye ulaşma süreci (ki burada Kamil Bey'in karısını ikinci kitabın sonunda boşadığını ve karısının bir başkası ile evlenip kızını Kamil Bey'e göstermediğini söylemek zorundayım)kitaba bir merak ve akıcılık unsuru katmış. Ancak Kamil Bey'in güçlü , mücadeleci kişiliği gitmiş , kızı Ayşe dışında her şeyden vaz geçmiş bir adam çıkıyor karşımıza...İlk iki kitapta özellikle ikincisinde sık sık gördüğümüz güçlü bir karakter daha vardı ki bu sefer beni çok şaşırttığını söylemek isterim. Ramiz Bey sıkı Kuvayi Milliyecilerdendi .Bu sefer öyle perişan, dağıtmış çıktı ki karşımıza bu işte bir iş olmalı dedim kendi kendime, burada bir mesaj verilmeye çalışılmış olmalı bize ,gibi geldi bana. Yorgun Kuvayi Milliyecilerin demokrasinin güzelliğini yaşayacak halleri kalmamıştı sanki. Ya da belki benim hüsnü kuruntum :)
Bir üçlemenin son kitabını yorumlayınca ister istemez hep karşılaştırma yaptığımı farkettim. Yol Ayrımı'na gelelim en iyisi... Olaylar bir gazetede başlıyor. Vakit gazetesi de diğerleri gibi habersizlikten kırılmakta... Hep tekdüze olağan haberler yazarak gazete basmaktan çok sıkılmıştır herkes gibi Murat ta...Tam da o sırada bir telgraf gelir ve bomba gibi bir haber düşer Serbest Parti açılıyordur. Üstelik bu parti Gazi'nin isteği ile açılıyordur ve başında Halk Partisi'nin sadık adamlarından Fethi Bey vardır. Bu durum yani Halk Partisi'ne muhalif bir partinin kuruluyor olması, bunca zaman Gazi'nin yanında olan insanların ona karşı bir parti kuruyor olmaları insanların kafasını karıştırmıştır ve bir kargaşa yaratmıştır.
Bu arada İstanbul'da üst üste yangınlar , hastalıklar ,yokluklar her türlü pisliğin, ahlaksızlığın kol gezmesine neden olmaktadır. Bütün bu olan bitenlerin içinde kızının karşısına çıkmak için liseyi bitirmesini bekleyen bir baba vardır. Kamil Bey... Babasından, annesinin anlattıkları yüzünden nefret eden Ayşe babasının gerçek yüzünü öğrenecek ve babasını affedecek mi? Serbest Parti kurulduktan sonra kimler neler yaşayacak, halk sağlıksız yaşam koşullarında daha ne kadar dayanabilecek? Bir taraftan zenginler daha da zenginlerken fakirler nasıl ayakta kalmayı başaracaklar. Hürriyet'e kavuşulduğu sanılan o günlerde ,insanlar ne kadar özgür ? Tüm bu soruların cevapları için Yol Ayrımı'nı okumalısınız. Ancak daha önce üçlemenin diğer kitaplarını da okuyun çünkü sık sık geri dönüşler var ve diğer kitapları okumadıysanız bi çok şey size bir şey ifade etmeyecektir...
Son olarak üçlemenin ilk kitabından aldığım keyfi diğer ikisinden almadığımı belirtmek boynumun borcu. Bu benim tamamen şahsi fikrim. O dönemin dili çok güzel aktarılmış falan filan ama o kadar çok konuşan insanlar vardı ki ikinci ve üçüncü kitaplarda zaman zaman bayılıyorum sandım. Uzun uzun konuşan insanlar bana göre değil ben bunu anladım. Giderek daha çok şey bana göre değil olmaya başlıyor bakalım sonuç nereye gidecek.... Keyifli bol kitaplı günler dileklerimle yeni kitabım için heyecanlanmak üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum ;)
Çocuklarımız sayesinde her gün yeni şeyler öğrendiğimiz gibi, çocuklarımız sayesinde hayatımıza giren güzel insanlar da var. Çocuklarımın çok sevdikleri arkadaşlarının annesi, artık rahatlıkla sevgili dostum diyebileceğim Ceyda'm verdi bu lezzetli kitabı bana. Birlikte geçirdiğimiz oldukça üzücü bir günün sonunda biraz kafa dağıtmak için bir araya geldiğimiz o gece ben ona okuması için bir kitap verdim , o da bana....İnsanın ruhunu tamir etmek için kitap veren dostlarının olması ne kadar güzel.
Yüz elli sayfalık minik sayılabilecek bir kitap 1473 ama etkisi, öğrettikleri , kazandırdıkları çok büyük. Biri bana Otlukbeli Savaşı'nı bu kadar keyifle okuyacaksın ve okuduklarını bir daha unutmamak üzere hafızana kazıyacaksın dese inanır mıydım bilmem. Kesinlikle ders kitabı olarak okutulması gereken, ortaokul öğrencilerine ödev olduğu hissettirilmeden :) ödev gibi verilebilecek bir kitap 1473.
Anlatımının sadeliği ,naifliği ile az sözle çok şey anlatılabilirin en güzel örneği diyebilirim. Otlukbeli Savaşı'nı bir dişi kirpi anlatıyor bize. Hem tarih hem de kirpiler hakkında pek çok şey öğreniyorsunuz. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey'i tanıyoruz önce doğumundan ölümüne kadar. Sonra İstanbul'u fetheden Sultan Mehmet tanıtılıyor yine doğumundan ölümüne. Otlukbeli nerededir , nicedir, neden uğrunda savaşır Türk Türk'e , Müslüman Müslüman'a karşı bunu öğrendikten sonra tarihin en kanlı savaşlarından birine tanıklık ediyoruz ,savaş meydanının tam da orta yerinden...
"İnsanın yarası neredeyse, kalbi de orada atar. Dünyanın kalbi ise savaş meydanlarında...1473 yılında Otlukbeli sekiz saatliğine dünyanın kalbi oldu .Attı,attı,attı..."
"Artık Türk'ün Türk'le, Müslüman'ın Müslüman'la savaşacağı kesinleşmiş, kimilerine göre bu kıyamet alameti sayılmıştı. Hepsi Türk, hepsi Müslüman olan kahraman askerlerin arasında binlerce hayvan ve onların da arasında iki kirpi vardı."
İşte o iki kirpiden dişi olanı ,iki ordunun zar zor sığdığı ovada iki yüz bine yakın askerin çarpıştığı Otlukbeli Savaşı'nı öyle güzel bir dille anlatıyor ki bize...
"Tanrım biraz eğilirsen sana sarılabilirim." diye ifade ediyor sevdiğini bulduğu günü...Bir savaşta sadece insanların değil ,hayvanların ,bitki örtüsünün ,dağın ,taşın da çok büyük kayıplar verdiğini anlatıyor bize sevdiğini kaybederken...
"Yuvalarının üstünde birbirini öldürmek için sıraya girmiş zafer düşkünlerini taklit ederek yere düşerken, dualar ettiler. Bu şekilde ölmeyecekleri bir dünyaya yeniden gelebilmek için. Ve hayvanlar her duanın sonunda "amin" yerine "olsun" dedi. Olsun. Bu "olsun" iki anlam taşırdı. Her şeyi kabullendiğimizi gösteren "olsun" ve duamızın gerçekleşmesini aşkla istediğimizi belirten "olsun".
Bir savaşı tarafsız olarak okurken öyle kötü hissediyorsunuz ki kendinizi ...İçiniz acıyor her iki taraf için de ...Olmasın istiyorsunuz, biri dur desin tüm olanlara...Bir taraftan gayet insani duygularla boğuşurken bir taraftan da en zayıf yönümüz merak, ağır basıyor ve bayıla bayıla okuyorsunuz savaş taktiklerini, kullanılan silahları, askerlerin kıyafetlerini sınıflandırılmasını...Hatırlasanıza hani bize tarih derslerinde öğretilmeye çalışılan Azaplar, süvariler, piyadeler... İşte bu kitabı okurken bunları sular seller gibi öğreneceksiniz. Hem de hiç farkına varmadan...
Lafı uzatma , de ki bize okuyalım mı okumayalım mı derseniz , kesinlikle , mutlaka, muhakkak , yüzde yüz okumalısınız derim...Hem de en yakın zamanda...
Tarih , üstelik savaş tarihi yazan biri( gerçi yazarımız bu kitabın bir aşk kitabı olduğunu söylüyor ama ) gözünüzde nasıl canlanır. En azından belli bir yaş üzerinde olmasını beklersiniz değil mi? Kim yazmış bu kitabı diye bakınca şaşırdığımı itiraf etmek istiyorum. Karşıma gencecik üstelik çok ta hoş bir bayan çıktı...
Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp derler ya ...Ben de yazarımızın zaten tanınmış bir yazar gazeteci olduğunu öğrendim biraz araştırınca. Ve bilmek istersiniz diye sizinle de paylaşmak istedim. Buyurun bu enfes kitabın güzel yazarı BEDİA CEYLAN GÜZELCE Hem de kendi dilinden...
Kitabımızın tanıtım videosuna göz atmak istersiniz diye düşündüm ...
Buyurun yazarımızın hazırladığı Otlukbeli Savaşı Sırları Belgeseli ...Kitabı okuduktan sonra mutlaka izleyin derim...
Çok ümitli idim yarıyıl tatilinden. Bol bol dinlenecek ve tabi ki bol bol okuyacaktım. Bi dolu kitapla veda ettim İstanbul'a.Çok keyifli günler geçirdiğimizi itiraf ediyorum ancak öyle yoğun ve hareketli geçiyor ki tatilimiz, gün içinde yoğunluktan gece yorgunluktan, okumaya istediğim kadar zaman ayıramadım. Hal böyle olunca yine elimde uzadı da uzadı kitabım...Verdiğim uzun aradan dolayı özür diler anlayışınıza sığınıp yorumuma geçerim sevgili takipçilerim ve okurlarım :)
Esirdi Şehr-i İstanbul... Kimileri boyun eğip,esir alanlarla iş birliği yaparak kurtarmaya çalışırken postu ,insanlar vardı, bazı insanlar... Esir Şehrin İnsanları...Anadolu'ya inanan , Mustafa Kemal'e güvenen Kuvayi Milliyi destekleyen...İrfan Beyler, Nedime Hanımlar, Kamil Beyler ve daha niceleri... Kamil Bey'i ve diğerlerini Esir Şehrin İnsanları'nda okumuş ve sizinle paylaşmıştım. Esir Şehrin İnsanları Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesinin ilk kitabı idi.İlk kitabın sonunda hatırlarsanız Kamil Bey bir sandığın içine saklanmış gizli belgeleri Kuvayi Milliyecilere verirken yakalanmış ve hapishaneye atılmıştı. Hapishanede önüne sunulan onca şeye rağmen doğru bildiğini yapıp yedi yıl mahpus olmak...Kamil Bey'e yakışan da buydu. Üçlemenin ikinci kitabı olan Esir Şehrin Mahpusları Kamil Bey'in hapishane günlerini hem kendisi ile hem de Osmanlı aristokrasisiyle hesaplaşması anlatıyor. Bu hesaplaşma esnasında Mustafa Kemal'e ve Kuvayi Milliye hareketine karşı olan İstanbul'un bir kısım insanlarına karşı sınırlı da olsa aydınların verdiği mücadele bu kez demir parmaklıklar arkasından anlatılıyor bize. Kitapta anlatılan birbirinden canlı karakterler o günlerin İstanbul'unda kol gezen her türlü pisliği de gözler önüne seriyor.
Kemal Tahir'in dil zenginliği ve hakimiyeti sayesinde o dönem argosunun da renklendirdiği kitap , açık söylemek gerekirse bana ilki kadar lezzetli gelmedi. Bi kere kapalı mekan beni bastı. Fenalıklar geldi içime. Karakterler ile yapılan uzun sohbetler sıkıcı geldi. Elbette karakterler üzerinden anlatılmak istenenin okuyucuya aktarılması için o uzun diyaloglar olmalıydı ama ben sıkıldım işte. Bilirsiniz her zaman düşüncem ne ise onu olduğu gibi paylaşıyorum sizinle.
Bir üçlemenin tüm kitapları okunmalı diye düşünüp ilkinden sonra ikincisini de okumaya karar vermiştim. Henüz kesin kararımı vermemiş olmakla birlikte sanıyorum üçlemenin son kitabı Yol Ayrımı'nı okumadan önce araya başka kitaplar alıp biraz ferahlatacağım kendimi. Büyük ustaya ve bu müthiş üçlemeye haksızlık ve saygısızlık etmek istemem. Son söz olarak ben size şöyle söyleyeyim ; belki oldukça yoğun bir yarıyıl tatilinde okumasaydım çok daha keyifli gelebilirdi Esir Şehrin Mahpusu bana...Demem o ki benden sebep okumaktan vazgeçmeyin sakın. Bazen bazı kitapları yanlış zamanda okuyarak onlara haksızlık ettiğimiz doğrudur...
Esir Şehrin İnsanları Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesinin ilk kitabı. Abdülhamit'in en zengin vezirlerinden Selim Paşa'nın tek çocuğu olan Kamil Bey ,1. Dünya savaşı patlak vermeden önce ,Osmanlı İmparatorluğu'nun bu savaşa asla katılmayacağını öngörerek İspanyol prensi dostunun davetini kabul ederek Kordova'daki şatoya gitmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girdiği haberini burada alır.. Kendisi bu durumda ne yapacağını danışmak için elçiliğe gidince İspanya'da kalarak tercümanlık görevi yapmasının vatan savunması açısından büyük faydası olacağı cevabını almıştır. Bu teklif aslında dünyaya bir çocuk getirecek karısı ile kendisini koruma altına almak manasına gelmektedir. Kamil Bey'in onuru zedelense de bu teklifi kabul eder. Savaşın ve bu durumun uzun sürmeyeceğini düşünmektedir. Ancak hiç umduğu gibi olmaz ve savaş uzun yıllar sürer. Üstelik malumunuz üzre savaşa yanında girilen Almanya savaşı kaybeder ve Osmanlı İmparatorluğu da yenik sayılır. 1. Dünya Savaşı sonrası İngilizler tarafından işgal edilmiş esir şehir İstanbul'a, karısı ve kızı ile birlikte geri döner Kamil Bey yıllar sonra. Ancak son yıllarda alışageldiği lüks yaşantıyı değiştirmemek için İstanbul'daki mülkler hatta karısının mücevherleri bile satılmıştır. İşgal altındaki şehre döndüklerinde beş parasız kalmışlardır. Bir süre karısı Nermin Hanım'ın halasının evinde yaşamaları gerekmektedir. Kamil Bey, bu başkalarının eline bakarak sürdürülecek yaşamı içine sindiremez ve zor da olsa anneannesinden kalma bir köşkü az çok adam eder karısını ve kızını alarak oraya yerleşir. Yaşamak için para kazanmak gerekmektedir ve bir tesadüf sonucu karşılaştığı okul arkadaşı vasıtası ile Kamil Bey için onuruyla para kazanmasına vesile olacak bir iş teklifi yapılır.
Ne çok şey anlattım değil mi? Aslında hiç huyum değildir. Okuyun kendiniz görün isterim.Ama inanın buraya kadar anlattıklarım anlatmadıklarımın yanında devede kulak. Tam da yapılan iş teklifi sonrasında Kamil Bey'in hayatı kökten değişecek ve mütareke döneminin aydınlarının silahsız yürüttükleri savaşı, İstanbul'dan Anadolu'da verilen milli mücadeleye kimlerin nasıl destek olduklarını okuyacaksınız.
Daha önce Kemal Tahir'in Devlet Ana'sını okuyup sizlerle paylaşmıştım.(Teknik bir hatadan dolayı görsel olarak en rahatsız edici paylaşımımım olduğunu üzülerek bildirmek isterim ) Orada söylediklerimi yine kelimesi kelimesine katılıyorum.Tarih bu şekilde öğretilse , öğretilebilse keşke...Ya da aynı fikrimi bir kez de şu cümlelerle destekleyeyim. Millli mücadele yıllarını tarih kitaplarından okuduysanız ve çok iyi biliyorsanız bile, o günlere dönüp adeta o yılların İstanbul'unda yaşamak için bu kitabı hatta bu üçlemeyi mutlaka okumalısınız. Ben şimdi izninizle Esir Şehrin Maphusları kitabıma başlamak üzere paylaşımıma burada son veriyorum.
Eğer vakit ayırıp Devlet Ana yorumumu okuduysanız, yorumun sonunda "En kısa zamanda Esir Şehrin İnsanları alınıp okunacak." yazdığımı da göreceksiniz. Bu vesile ile kendi kendime sizin önünüzde verdiğim bir sözü de yerine getirmiş olmaktan dolayı sonsuz mutluyum efendim....Hoşçakalın, kitapla kalın....
Eser bu kadar muazzam , konu da bu kadar mühim olunca tabi ki yapımcıların ilgisini çekmiş. Kitabımız aynı adla sekiz bölümlük bir dizi film olmuş. Keyifli seyirler diliyorum sizler için bölüm bölüm paylaştım:)