İstanbul Kırmızısı

29 Haziran 2014 Pazar

| | | 3 yorum

          İstanbul kırmızı mıdır ki? Bana göre değil!  Peki ne renk İstanbul. Benim baktığım yerden mor... Biraz hüznün rengi, biraz melankolinin, biraz da deliliğin. Bu kitabı okumadan önce böyle düşünüyordum. Ama  okuduktan sonra artık kesinlikle eminim ki İstanbul'un yeri göğü kırmızı...Hem de kan kırmızı...
        Filmleriyle ,senaryolarıyla  aldığı ödüllerle yakından tanıdığımız bir yönetmen Ferzan Özpetek...İlk kitabı İstanbul Kırmızısı ile romancılıkta da samimi  ve iddialı olduğunu gösteriyor okurlarına. Edebi anlamda harikalar yaratmış diyemem ama su gibi akan doğal anlatımı ile ilk sayfalardan sizi ele geçireceği kesin.
       
      "HİÇBİR ŞEY AŞKTAN DAHA ÖNEMLİ DEĞİLDİR ." çünkü.

       Hikayemiz şöyle:
       Aynı uçakla İstanbul'a gelen iki kişi.
       Bir adam bir kadın.
       Adam Ferzan Özpetek...
       Kadın Anna ...
       Hikayemizi bir adam bir kadın anlatıyor bize.
       Adamın hikayesi yazarın otobiyografisi aslında...
       Adam uzun yıllar sonra sadece birkaç gün kalmaya ve annesini evlerinin yıkılmasına hazırlamak ve hayatının bir parçasına veda etmek için gelmiş. Ama bir türlü gidemezken İstanbul'dan bu arada çocukluğuna gençliğine babasına ve babasızlığına yolculuklar yapıyor.
       Kadın eşi ve arkadaşlarıyla İstanbul'a hem ticaret hem ziyaret için gelmiş bir İtalyan. . Hiç beklemediği bir anda bir kaza ile herşey değişiyor ,hayatıyla ve evliliği ile yüzleşiyor ve elbisesini değiştirir gibi çıkarıyor üzerinden eski yaşamını yeni yaşamını giyiyor üzerine.
       İkisinin yolu minik tesadüflerle kesişiyor. Teğet geçiyorlar birbirlerine önce uçakta sonra İstanbul sokaklarında , Emek Sineması'nın yıkılışını protesto ederken, gezi olaylarında ve son olarak ikisinin de gerçekten tesadüfen bulunduğu bir partide....Ve huzur dolu bi havuza balıklama dalıyorsunuz adam ve kadın nihayet bir araya geldiklerinde.

        Ferzan Özpetek ile ilgili bi çok şey de öğrendiğim bu kitabı ben şiddetle tavsiye ediyorum ...


 
FİLMLERİ
Hamam 1997












Harem Suare 1999












Cahil Periler - Le Fate Ignoranti 2000












Karşı Pencere - La Finestra di Fronte 2002












Kutsal Yürek - Cuore Sacro 2005












Bir Ömür Yetmez - Saturno Contro 2007












Mükemmel Bir Gün - Un Giorno Perfetto 2008












Serseri Mayınlar - Mine Vaganti 2010












Şahane Misafir - Magnifica Presenza 2012












ÖDÜLLERİ


  • 34. Antalya Film Festivali, 1997, Hamam, En İyi Yönetmen
  • Karlovi Vary Festivali, 2003, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Film
  • Karlovi Vary Festivali, 2003, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Yönetmen
  • 25. Seattle Film Festivali, 2004, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Film
  • 31. Flanders Uluslararası Film Festivali, 2004, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, Canvas Halk Ödülü

  • 
    kaynak wikipedi

    İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti

    23 Haziran 2014 Pazartesi

    | | | 0 yorum



                

            Öyle güzel bir ismi vardı ki kitabın , okumaya ve dinlemeye bayıldığım eski İstanbul mahallelerindeki günlük yaşama dair lezzetli hikayeler okumayacağımı sandım sanırım. Daha farklı daha lezzetli hikayeler bekliyordum . Bildiğimiz , için için özendiğimiz günlere dair İstanbul hikayeleri. Dili bana çok farklı geldi. Aradığım lezzeti bulamadığımı üzülerek söylemek isterim. Sanki rapor yazar gibi okulu  şöyle ,kilisesi  böyle , havası  şöyle , kadınları böyle diye sıra sıra bilgiler verilmiş.
              Kitabın arka kapak tanıtımında :
     "Hicvi ve dolayısıyla mizahı; toplumsal yozlaşmayı, kurumların bozulmasını,insanlar arasındaki bilmeyen çekişmeyi ve adaletsizliği anlatmak için bir silah olarak gayet iyi kullanan Hagop Baronyan , yaşadığı dönemde sansür baskısına uğramış ve elinden geldiğince buna direnebilmiştir.
           İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti'de 19. yüzyılın ikinci yarısının İstanbul'unda 34 mahallenin toplum yaşantısı, oldukça kuvvetli bir mizahi dille anlatılıyor. Ermeni ileri gelenlerinin Ermeni toplumunun sorunlarına ilgisizliği, zengin fakir ayrımının yarattığı çelişkiler, kadın erkek ilişkileri, kilisenin mahalle hayatı üzerindeki hegemonyası, ince ve keskin gözlemlerle aktarılıyor.
            Baronyan , rengini, siluetini  ve hatta halklarını büyük ölçüde kaybetmiş bir şehrin mazisine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor." diyor  



            Ben sanıyorum o mizahı sevmedim ya da belki anlamadım:) Hani başka bi gözle bakmamızı sağlıyormuş ya ben o gözle bakmayı sevmedim anlaşılan. Haksızlık etmek istemiyorum çünkü  merak ettim ve baktım ,(merak ederseniz siz de bakarsınız aşağıya link ekleyeceğim yazarımızla ilgili)  Osmanlı ve Ermeni  tiyatrosu için  oldukça önemli bir oyun yazarı ve saygın bir gazeteci. Ama benim İstanbul Mahallelerini gezerken görmek istediklerimi gösteremedi ya bana işte ondan dolayı diyorum ki büyük bir hevesle okumaya başlayıp hayal kırıklığı ile bitirdiğim bir kitap olarak arşivime girdi. Yine de en çok hangi mahalleyi sevdin gezerken derseniz , cevabım Samatya olur :)



    
    Kaynak Wikipedia

                                               http://tr.wikipedia.org/wiki/Hagop_Baronyan

    Sıcak Külleri Kaldı...

    20 Haziran 2014 Cuma

    | | | 0 yorum




    OYA BAYDAR
    SICAK KÜLLERİ KALDI

               540 sayfalık bir kitap. 1. basımı 2000 yılında yapılmış. 2001 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı almış. Benim okuduğum 22. basımdı.
            
              Okuduğum ilk Oya Baydar kitabı idi. Tek kelime ile büyülendim diyebilirim. Hani klasik bi laf vardır. Bazı kitaplar anlatılmaz sadece okunur, diye. Bu kitap tam olarak öyle bir kitap işte.Ben sayfalarca yazsam, kitabın tamamını baştan sona özetlesem de anlatamam size. Peşin peşin söyleyebileceğim mutlaka ama mutlaka okuyun...
              
               Hem Türkiye'nin son kırk yılının siyasal toplumsal panoraması hem de bu güne kadar okuduğum en güzel, en yürek burkan aşk hikayesi...

             Arın Murat ve Ülkü Öztürk ... "Noktası bir türlü konulamayan , uzadıkça uzayan ve giderek anlaşılmaz olan bir cümleye benziyordu ilişkileri ... Hep baştan alınan , bir türlü ilerlemeyen ve bir türlü üstü çizilip iptal edilemeyen. Her ayrılıktan sonra küllendiği sanılan ve her defasında küllerinden yeniden doğan..."
           Aslında en başından olmayacak duaya âmin demek gibiydi onların aşkı. Çünkü sayın "Arın Murat annesinin seçkinciliğinin ve aristokrat özlemlerinin duvarlara asılı yağlı boya tablolardan etrafı çatık kaşlarla seyreden müşir Ahmed Sabit Paşa'nın Yeniköy'deki yalıya gizlenmiş ruhunun , daha cumhuriyet öncesinden başlayarak devlet kucağında gelişip serpilmiş milli burjuvanın tüm siyasal içgüdülerini taşıyan baba soyunun , çok sevdiği liberal demokrat ve ehlikeyif amcasının meydana getirdikleri karışımın doğal bir sonucu idi". Oysa Ülkü Öztürk , orta halli memur ailenin, öğretmen anne babanın hatta baba genç yaşta ölünce sadece öğretmen bir annenin büyüttüğü Fransız kolejlerinde burslu okumuş bir genç kız. Oğlan iktidara yakın olmak , yükselmek ve yükseklerde kalmak adına kirlenmeye razı gelip , kız tüm olan bitene karşı koyup,insanca yaşanılası bir dünya için sesini duyurmaya başlayınca aralarında koca bir uçurum oluşuyor.....Devrim mi iktidar mı? desem, yok yok ben bişey demesem de siz okusanız ve benim aldığım keyfi alsanız ...
          
            Ben Oya Baydar'a doyamadım.
           Şimdi elimde Bir Dönem İki Kadın var .Melek Ulugay ile birlikte söyleşi şeklinde yazılmış... http://kitapkardesligi2013.blogspot.com.tr/  da Temmuz ayı okumamız olması için öneride bulundum. Onları bekliyorum.Eğer önerim kabul edilmezse ben hemen ilk sıralara koydum Bir Dönem İki Kadın'ı da...
    Oya Baydar'ı daha yakından tanımak istiyorum diyenler için :
            





    Ağrı'nın Derinliği

    2 Haziran 2014 Pazartesi

    | | | 3 yorum
            
            Ağrı'nın Derinliği. Ne kadar incelikli bir kitap adı. Gerçekten bir ağrı Ermeni Soykırımı meselesi her iki halk için. Oldukça derin bir ağrı. Diğer taraftan Ağrı Dağı yani Ararat Ermeniler için çok önemli. Ararat'ı uzaktan izleyip, belki de Ağrı'nın eteklerinde yaşayanlardan daha derin duygulara sahipler. "İnanın hanımefendi Türkler Ararat ile ilgili hissettiklerimizi bilselerdi, o dağı kamyonlara yükleyip bize getirirlerdi. " diyor Ananyan. Nereden bilebiliriz ki empati kavramı bazen çaresiz ,yetersiz kalıyor.
             Ece Temelkuran tam da benim baktığım noktadan bakmış Ermeni Soykırımı meselesine ... O da benim gibi ne "siz" ne "biz" diyor. Her iki halkın da incinmişlikleri var, evet. Ama bu acı, bu ağrı neden hala anlamını bilmeden mırıldandığımız dualar gibi dilimizde? Kabul etmemiz gereken gerçekler olduğu kesin. Karşılıklı yapalım bu kabulleri. Ama incitmeyelim artık birbirimizi.
            Yaşam koçluğu eğitimi alan çok sevdiğim bi ablam ve eskiden birlikte çalıştığım bi meslektaşım , Atalarımızla Bağlarımızı Kesme diye bi teknikten bahsetmişti bi sohbetimiz esnasında. İlk dinlediğim de ne saçma dedim. İtiraf ediyorum. Ama düşündükçe mantıklı geldi anlattıkları. Dedi ki bana " Yaşadığımız, başımıza gelen herşey bizim evrilmemiz için gerekli. Önce bunu kabul ederek başlamalıyız sıkıntılarla başa çıkmaya. Ve sonra düşünmeliyiz. Bu sıkıntıyı neden yaşıyoruz. Kime ne yaptık ki bu dert bu sıkıntı başımızda. " İşte bu noktada diyor atalarımıza bakmalıyız. Bizden önce yaşayan , kanbağımızın olduğu insanların yaptıklarının ceremesini bile çekermiş çok sonraki kuşaklar. Yani yüzyıllar önce yapılan bi hatanın cezasını ödüyor olabilirmişiz. Bazen diyor , "yaşanan sıkıntılar çok dayanılmaz çok içinden çıkılmaz hale geldiğinde atalarımızla bağımızı zihnen koparmamız lazım. Bu zihinsel arınmayı becerdikten sonra görüyorsun ki artık daha rahat kafan. " 
            Biz de yapamaz mıyız bunu , bu günü yaşayan ve geçmişi duyduklarımızdan bize öğretilenlerden bilen Türkler ve Ermeniler... Yüz yıl önce yaşananlar yüzünden sırtımıza yüklenen bu kamburla yaşamak niye ? Biz kabul etsek , onlar kabul etseler , unutsak geçmişi ihanet mi etmiş oluruz acaba... Hain mi ilan ediliriz?
            İnsan acaba zamanla bir acıyı neden çektiğini unutur mu? Birbiri ile dostça konuşmayı bir noktada bırakmış iki halkın yeniden konuşmaya başlaması zor mu bu kadar? Konuşabilecek bi sürü şey bulunabilecekken soykırımla başlayınca konuşmaya , konuşamaz hale gelmiyor muyuz ? Günün birinde kabul edip karşılıklı yaralarımızı , o acılı günleri de konuşabilecek miyiz karşılıklı. Ermenistan'daki pimapenin %80'i Türkiye'den gidiyorken , kağıdın selülozdan yapılan maddelerin neredeyse tamamı Türkiye'den gidiyorken Ermeni kadınları bavul ticareti ile Laleli'den götürülmüş kıyafetler giyiyorken , bizler hala Ermeni komşularımız ile altlı üstlü kardeş gibi yaşıyorken bu düşmanlık faslı kapatılsa nasıl olur acaba ? ....Umarım bir gün insanca yaşanabilecek barış kardeşlik dolu günlerde ...
           Okuduğum bir kitap geldi aklıma Ağrı'nın Derinliği'ni okurken , Pınar Selek Yolgeçen Hanı. Benim semtimde geçen beni çok etkileyen bi kitaptı. Şimdi de bolca Ermeni komşumuz var. Kitap semtimin eski yıllarında Ermeniler ile Türklerin kardeşçe yaşadığı yıllarla başlıyordu. Öyle çok etkilenmiştim ki okurken ,sanki camdan baksam Artin Usta'yı görecekmişim gibi geldi hep. O kitabı okurken de düşünmüştüm aynı şeyleri. Halkların ne günahı var? Niye bedelleri halklar ödüyor diye.
           Ağrı'nın Derinliği henüz daha çok başlarda ama baksanıza nasıl da etkiledi beni ve bitirmeyi beklemeden paylaşmak istedim sizinle. Mutlaka ama mutlaka okunmalı diyorum.
       

      Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor

      1 Haziran 2014 Pazar

      | | | 4 yorum

               Başlamamla bitirmem bir oldu. Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor. Yazarımız Hanika  ( http://www.on8kitap.com/yazarlar/beate-teresa-hanika )   modellikten yazarlığa hızlı ve bol ödüllü bir geçiş yapmış. genç bir yazar. Okuduğum kitap " Sabun Köpüğünde Malvina" isimli , çocukların cinsel istismarına yönelik bi araştırmanın kitaplaştırılmış hâli.
              Malvina 13 yaşında , iki hafta sonra 14 yaşına girecek. 13. yaşının son iki haftasını onunla birlikte yaşıyoruz okurken. Tabi o arada da geçmişe dönerek Malvina'nın yaşamak zorunda kaldığı inanılmaz iğrençliklere şahit oluyoruz. Malvina küçük yaşlardan beri büyükbabasının cinsel tacizine mağruz kalıyor. Üstelik kanser olan büyükannesi de göz yumuyor yaşananlara. Korkuyor, utanıyor kimseye bişey söyleyemiyor Bir tek arkadaşı var Lizzy ve bir tek sığınakları var ikisinin, eski terkedilmiş bir köşk. Bu arada Malvina ilk kez aşık oluyor. Neyse ben kitapla ilgili daha fazla birşey söylemeyeyim. Okumak isteyenler için kitabın keyfi kaçmasın.
             Asıl üzerinde durulması gereken konu milyonlarca çocuğun yaşadığı bu istismarlara karşı maalesef susuyo olmaları....Okurken sıklıkla "Yok artık neden olsun ki? Neden bunlara katlanmak bunları kabullenmek zorunda olsun ki "diye düşünebilirsiniz. Ama milyonlarca çocuğun bu şekilde istismar edildiğini ve onlarında Malvina gibi bundan utanıp , büyüklerinden korkup sessiz kaldıklarını biliyoruz. Böyle olmamalı. Bu çocuklar bunları yaşamamalı. Bunu yapanlar cezasız kalmamalı. Ama nasıl? 
             Hele bizim ülkemizde aileler hatta bazen anneler bilirken ve ses çıkaramazken bu ahlaksızlığa, nasıl önüne geçilecek bu istismarın,eziyetin. Lanetler okuyarak okudum. Tüylerim diken diken oldu. Buna göz yumanlara belalar saydırdım.
             Ve şu çıkarımı yaptım kendimce bu kitabın sonunda ... Kesinlikle çocuklarımıza şunu öğretmeliyiz. Vücutlarının herhangi bir yerine dokunmaya çalışan birileri olduğunda buna tepki göstermeleri ve bunu mutlaka bizimle paylaşmaları. Annem bana kızar diye düşünerek sessiz kalmamaları. Bunu yapmak isteyen her kim olursa olsun karşı koymaları ve seslerini duyurmaları.
            Moda tabiri ile iç çamaşırı kuralları denen kurallar hakkında çocuklarınızla konuşun lütfen. Biz bu konuşmayı yaptık kuzularımla. Vücudumuzdaki özel bölgeleri konuştuk ve bu bölgelerin daha iyi korunması gerektiği için ekstra giysiler giydiğimizi söyledim onlara. İç çamaşırlarının altında kalan bölgelere özellikle kimsenin dokunmaması gerektiğini söyledim. Kendilerinin de dokunmamalarının gerekliliğini anlattım. Biz 7 yaşındayız ve daha çok hijyen tarafından yaklaştım mevzuya. Kafalarını karıştırıp çok fazla konuya takılmalarını istemedim.  Sadece bu bölgeler değil vücutlarının her yerinin onlara özel olduğunu ve istekleri dışında birinin onlara dokunmak istemesi durumunda buna tepki göstermelerini söyledim. Birine dokunmaya zorlandıklarında da buna karşı çıkmalarının gereğini anlattım. Tabi iyi dokunuşlar ve kötü dokunuşlar arasındaki farkı da konuştuk dilimiz döndüğünce. 
             Daha fazlasını bilmek istiyorum diyenler için:


      http://www.underwearrule.org/howto_tr.asp

      Okumak Ne Güzel Şey...

      29 Mayıs 2014 Perşembe

      | | | 3 yorum
              
       İlkokulda 5 yılda 8 öğretmen değiştirdim. Gelen öğretmenlerin çoğu kısa bi süre için geçici görevlendirildiler. Boş durmayalım derslerde diye ya kendileri kitap okurdu bize ya da sınıf kitaplığından aldığımız kitapları okurduk kendimiz.Okurduk yani hep okurduk.
              Bi de büyükbabamın kitapçı dükkanı vardı. Vakit geçirmeyi çok sevdiğim mis gibi kitap kokan bi dükkan. Oraya da gider raflardan alıp alıp okurdum. Tıpkı dalından toplayıp erik , kiraz yemek gibiydi. Öyle lezzetliydi yani benim için.
           Şehrimizin Halk Kütüphanesi'ne üye yapmıştı babam bizi. Okuldan sonra gider kitap alırdık. Hatta orda oturur okurduk. Hala o mekanın bana verdiği huzuru hatırlıyorum. Kütüphanede huzur bulan bi çocuk hayal edin. Şimdiki çocuklar düşünüldüğünde hayal gibi gerçekten di mi?
          Evde de okurduk biz hep. Soğuk kış gecelerinde , sıcak yaz öğleden sonralarında hep okuduk annemle , kardeşimle. Kitap eksik olmadı çocukluğum gençliğim boyunca elimden.    
      Şimdi de okul , ev , ikizler koşturup dururken bile okumadığım bir günü , gece okumadan uyuduğumu düşünemiyorum. Gözlerim gördüğü sürece okumak benim en çok keyif aldığım şey olacak hep. 
           Okuma alışkanlığı nasıl kazanılır , kazandırılır diye sorsalar bana "Bilmem ki" derim. Çünkü benimki sanki kendiliğinden olmuş gibi geliyo bana. Sanki göz rengim, saç rengim gibi doğuştan verilmiş bi özellik bu. Benim için öyle doğal yani. Ama öyle değil işte kazın ayağı. Hep önümde modellerim vardı benim. Annem okurdu , babam okurdu.
          Şimdi ben de hem çocuklarıma hem öğrencilerime kitap okuyun demiyorum. Ben okuyorum. Onlar beni okurken görünce hevesleniyorlar. Benim öğrencim olmuş yüzlerce çocuk , okuma alışkanlığı ile mezun olur ayrılır benden. Bu ne büyük bi zenginlik ne büyük bi mutluluk.
        Benim kuzular Eren ve Yaren... Bu yıl başladılar 1. sınıfa ve bu yıl öğrendiler okuma yazmayı. Okuduklarımı anlamaya başladıklarından beri her gece uyumadan önce okudum onlara. Minik masallar ve hikayeler ile başladık önce , sonra çocuk klasikleriyle devam ettik. Ben yorgun olduğum gecelerde onlar istediler. Anne hadi oku lütfen diye. Şimdi kendileri okuyorlar. Dersleri minik bedenlerini ve zihinlerini yorduğu için bana göre az okuyorlar ama ( ne fena anneyim ben di mi:) ) yine de okuyorlar. Dışarı çıkarken önce kitap koyuyorlar çantalarına. Özellikle kızım kuzum kitapla yatıyor,kitapla kalkıyor. Bu anlamda onları çok güzel destekleyen ve yüreklendiren bir öğretmenleri var.Her akşam eve kitapla geliyorlar. Gece okuyup ertesi gün okulda değiştiriyorlar.

          Niye mi anlattım bunca şeyi. Anlattım çünkü ; "Ay ben de okumak istiyorum ama vaktim yok. Ay bizim çocuk hiç okumuyo. " diyenler var ya onlar için çok üzüldüğüm için. Lütfen siz okuyun ki çocuklarınız da okusun. Hatta siz okuyun onlara, birlikte girin kitapların büyülü dünyasına. Kaliteli vakit geçirin çocuklarınızla. Okuyup ne olacak ki? Ne var o kitaplarda ? Diyenleri de duydum. Hiç bişey yoksa bile ; (ki durum asla bu değil , her kitaptan yeni bişey öğreniyorum ben hala bu yaşta olmama rağmen ) çocuklarınız hızlı okuyup, okuduğunu anlama becerisi kazanacak okudukça. Bu derslerdeki başarısını da arttıracaktır bi zaman sonra.
          Başınızı şişirdim çok konuştum ama içim ne dolmuş anlayın artık  
          Özetle ...
      OKUYUN
      OKUTUN
      ÇOCUKLARINIZA EŞİNİZE DOSTUNUZA BU KONUDA ÖRNEK VE DESTEK OLUN


       

















      Cevizli Çaylı Kek Okurken Atıştırmalık:)

      28 Mayıs 2014 Çarşamba

      | | | 2 yorum
       
               Bu da ne şimdi demeyin.Biliyorum ki biz kitap okuyanlar, okurken birşeyler yemeyi ve içmeyi de pek seviyoruz. İşte o yüzden sık sık yaptığım ve sonucu garanti kekimi de paylaşımlarıma eklemek istedim. Kekimin adı " Cevizli Tarçınlı Çaylı Kek" Evet evet çaylı. Şimdi gelelim ana malzemelere ve yapılışına.

      Malzemeler :
      3 yumurta
      1,5 su bardağı toz şeker ( ben bazen biraz daha az koyuyorum. Malum rejim halleri )
      1 su bardağı demli çay (soğuk )
      1 su bardağı sıvı yağ ( margarin kullanmıyorum çünkü ama isterseniz yarım paket margarin de olabilir. )
      3 su bardağı un ( böyle net un miktarlarına bayılıyorum. Aldığı kadar un lafı kabusum benim. )
      1 su bardağı  bardak dövülmüş ceviz içi
      1 paket kabartma tozu
      1 paket vanilya
      1 tatlı kaşığı Tarçın ( bu damak zevkinize göre azaltılıp arttırılabilir. )
                 Bi bakalım bişey unuttuk mu ? ???? Hayır ana malzemeler bunlar. Ana malzemeler dedim çünkü bazen çay yerine 1 su bardağı süt koyuyorum. Ya da kuş üzümü , damla çikolata vs eklentiler de yapabiliyorum. Bu tamamen sizin yaratıcılığınıza ve damak zevkinize kalmış.
                Gelelim yapılışına. .. Aslında temelde iki karışım oluşturup sonra bu karışımları birbirine ekliyoruz.
              Bir kapta 3 yumurta ile 1,5 bardağı toz şekeri çırpıyoruz.
      Üzerine 1 su bardağı yağı ve çayı ( veya sütü) ekliyoruz.
       Başka bir kaba 3 su bardağı unu eleyerek koyuyoruz.
      Vanilya, Tarçın , ceviz içi ve kabartma tozunu da ekliyoruz.
      Bu aşamada ek malzemeleri de ( kuş üzümü, damla çikolata vs ) koyuyoruz istersek.
       Sonra bu kuru karışımı ilk hazırladığımız sıvı karışıma döküp birlikte karıştırıyoruz.
       Yağlanmış kek kalıbına döküp 150 derece fırında kabarıp üstü nar gibi kızarana kadar pişiriyoruz.       
           Uzun uzun anlattım. Ama cidden çok kolay ve sonucu garanti bi kek tarifi.


          Lütfen tarif defterlerinize Özlem'in Cevizli Tarçınlı Çaylı Keki diye yazmayı unutmayın.:)
               Şimdilik bu kadar. Eğer severseniz okurken atıştırmalık başka tariflerim de var. Seve seve paylaşırım.   
            
                Afiyet olsun şimdiden ...