Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

3 Temmuz 2014 Perşembe

| | | 1 yorum
          
 
 
         37 tane minik öyküden oluşuyor kitap. Birbirleriyle bir ucundan bağlılar ama her öykünün başında kim şimdi bu , kim anlatıyor kimi anlatıyor demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Bi taraftan da ilk öyküde intihar ettiğini anladığımız Başak her hikayenin bir yerine giriyor mutlaka. 
          Hem bu kadar keyifli birbirinden bağımsızmış gibi görünen öyküler yazmak hem de ana konuyu yavaş yavaş anlamamızı sağlamak ciddi bir edebi zenginlik. Betimlemeleri inanılmaz lezzetli. Ben ilk kez okuyorum Barış Bıçakçı'yı ve kalemini çok sevdiğimi söyleyebilirim.
 

          Aklımda Kalanlardan :

"Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım , saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım. Kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa , aşağıdaki insanları gösterip , bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. "


          Bu kadar çok sevdiğim bu kalemi biraz tanımak istedim ben ama wikipedi bile pek bir şey diyemedi bana. Neden böyle değerli insanları değil de bilmem hangi ismi lazım değil  yarışma programının birincisini sokarlar ki bizim gözümüze.Neyse ben biraz bakındım sonra Barış Bıçakçı ile ilgili ve bakın neler buldum.
 

Barış Bıçakçı'nın başka kitapları da var elbette.(kaynak :wikipedi)

  • Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, İstanbul: İletişim 2000
  • Veciz Sözler, İstanbul: İletişim, 2002
  • Aramızdaki En Kısa Mesafe, İstanbul: İletişim, 2003
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz, İstanbul: İletişim, 2004
  • Baharda Yine Geliriz, İstanbul: İletişim, 2006
  • Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, İstanbul: İletişim, 2008
  • Sinek Isırıklarının Müellifi, İstanbul: İletişim, 2011


  • Peki bu kadar mı ? Elbette hayır. Barış Bıçakçı aynı zamanda bir senarist.




    Tür : Dram
    Gösterim Tarihi : 12 Eylül 2008

    Yönetmen : Seyfi Teoman
        Senaryo : Seyfi Teoman , Barış Bıçakçı
        Görüntü Yönetmeni : Arnau Valls Colomer
        Yapım : 2008, Türkiye , 92 dk.



    Fragmana bi göz atmak istiyorum diyenler için:

     
     http://www.youtube.com/watch?v=Xm2t4aRruEw
     
     
     







    Yazarın Bizim Büyük Çaresizliğimiz Adlı eserinden aynı adla beyaz perdeye aktarılan diğer bir film:

        Tür :Komedi, Dram   
        Gösterim Tarihi : 15 Nisan 2011

        Yönetmen : Seyfi Teoman
        Senaryo : Seyfi Teoman
        Görüntü Yönetmeni : Birgit Gudjonsdottir
        Yapım : 2011, Türkiye , 102 dk



    Fragmana bi göz atmak istiyorum diyenler için ...

    http://www.youtube.com/watch?v=3oXC7lPvGfg



     
     
     
     Bi de röportaj okumak istiyorum diyenler için:

    http://eksisinema.com/roportaj-seyfi-teoman-bizim-buyuk-caresizligimiz/


          

              Uzun lafın kısası elimde olmayan diğer tüm kitapları tez elden alınacak ve okunacak, filmler izlenecek ve bundan sonra da yakından takip edilecek... Güzel bir insan daha  tanıdım bi kitap sayesinde.Kitaplardan  ne anlıyorsunuz diyenlere itina ile duyurulur.:) 


    Aynı Yıldızın Altında...

    2 Temmuz 2014 Çarşamba

    | | | 0 yorum

     
     
              Her satırında, aldığınız her nefes için ,sağlıklı bir bedene sahip olduğunuz için  şükrederek okuyacağınız bir kitap Aynı Yıldızın Altında ...Anne gözüyle okunduğunda benim için oldukça can yakıcı olduğunu da söylemek isterim. Her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışan gencecik bedenler...Kanserle savaşı tüm zorluklarına rağmen eğlenceli hale getirmeyi başaran mucize çocuklar...
     
            16 yaşındaki Hazel ,4. evre kanserle mücadele ederken , yeni ama olumlu sonuçlar veren bir ilaç sayesinde vücudunu saran tümörlere rağmen  bir kaç yıl daha yaşamayı garantiler. Sürekli bağlı yaşamak zorunda olduğu oksijen tüpü yüzünden evden pek çıkmayan, arkadaş edinmeyi sevmeyen sadece kitap okuyup televizyon izleyen bir genç kızdır Hazel.Annesinin zorlaması ile katıldığı  Kanserli Çocuklar İçin Destek Grubu'nda yakışıklı ,karizmatik, komik ve etkileyici 17 yaşındaki  Augustus Waters ile tanışınca ......
            Bundan sonrası için bir şey söylemeyeceğim. Kitabı okumayı düşünen arkadaşlarım için hikayenin büyüsünü bozmak istemiyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum gerçekten çok iyi kurgulanmış zaman zaman ağlatan ,zaman zaman güldüren, şaşırtan bir kitap Aynı Yıldız Altında...Okumadan geçmeyin diyorum...
     
     
     Aklımda kalanlardan :
     
    "Bu dünyada incinip incinmeyeceğine dair seçim yapma şansın yok ancak seni kimin incitebileceğini seçebilirsin ihtiyar.Ben kendi seçimimden memnunum"

     
     
     
    Kitabımız Yazarın en iyi ve bol ödüllü kitabı olarak geçmiş  kayıtlara.
     
    TIME dergisi, 2012nin En İyi Romanı

    Goodreads, 2012nin En İyi Genç Yetişkin Kitap Ödülü

    New York Timesın En Çok Satanlar Listesinde #1

    Wall Street Journalın En Çok Satanlar Listesinde #1

    Amazonun En Çok Satanlar Listesinde #1

    Indieboundun En Çok Satanlar Listesinde #1



    Arka kapaktan :

    "Hayata, ölüme ve araya sıkışanlara dair bir roman olan Aynı Yıldızın Altında, John Green'in en iyi kitabı.
    Kahkaha atıyor, ağlıyor, hızınızı alamayıp tekrar okuyorsunuz."
    Markus Zusak, Printz ödüllü bestseller yazarı

    "Aynı Yıldızın Altında evrensel konuları ele alıyor: Sevilecek miyim? Hatırlanacak mıyım? Bu dünyada bir iz bırakabilecek miyim?"
    Jodi Picoult, New York Times bestseller yazarı


             Aslında kitapların film olmasını seven bir insan değilim. Çünkü  hiçbir film kitabın verdiği lezzeti vermedi bu güne kadar bana. Kitabımız şu ara vizyonda olan Aynı Yıldızın Altında adı  ile beyaz perdeye aktarılmış. En yakın zamanda gidip izlemek niyetindeyim. Bu aşka bi kez daha şahit olmak güzel olacak sanırım...


    İşte filmimizin fragmanı:

    http://www.youtube.com/watch?v=twejC_Gt0Sw

    Bu da basından:

    http://www.radikal.com.tr/kultur/boyle_olur_zamanimizin_love_storysi-1199212


    Unutmadan yazarın diğer kitapları...







    İstanbul Kırmızısı

    29 Haziran 2014 Pazar

    | | | 3 yorum

              İstanbul kırmızı mıdır ki? Bana göre değil!  Peki ne renk İstanbul. Benim baktığım yerden mor... Biraz hüznün rengi, biraz melankolinin, biraz da deliliğin. Bu kitabı okumadan önce böyle düşünüyordum. Ama  okuduktan sonra artık kesinlikle eminim ki İstanbul'un yeri göğü kırmızı...Hem de kan kırmızı...
            Filmleriyle ,senaryolarıyla  aldığı ödüllerle yakından tanıdığımız bir yönetmen Ferzan Özpetek...İlk kitabı İstanbul Kırmızısı ile romancılıkta da samimi  ve iddialı olduğunu gösteriyor okurlarına. Edebi anlamda harikalar yaratmış diyemem ama su gibi akan doğal anlatımı ile ilk sayfalardan sizi ele geçireceği kesin.
           
          "HİÇBİR ŞEY AŞKTAN DAHA ÖNEMLİ DEĞİLDİR ." çünkü.

           Hikayemiz şöyle:
           Aynı uçakla İstanbul'a gelen iki kişi.
           Bir adam bir kadın.
           Adam Ferzan Özpetek...
           Kadın Anna ...
           Hikayemizi bir adam bir kadın anlatıyor bize.
           Adamın hikayesi yazarın otobiyografisi aslında...
           Adam uzun yıllar sonra sadece birkaç gün kalmaya ve annesini evlerinin yıkılmasına hazırlamak ve hayatının bir parçasına veda etmek için gelmiş. Ama bir türlü gidemezken İstanbul'dan bu arada çocukluğuna gençliğine babasına ve babasızlığına yolculuklar yapıyor.
           Kadın eşi ve arkadaşlarıyla İstanbul'a hem ticaret hem ziyaret için gelmiş bir İtalyan. . Hiç beklemediği bir anda bir kaza ile herşey değişiyor ,hayatıyla ve evliliği ile yüzleşiyor ve elbisesini değiştirir gibi çıkarıyor üzerinden eski yaşamını yeni yaşamını giyiyor üzerine.
           İkisinin yolu minik tesadüflerle kesişiyor. Teğet geçiyorlar birbirlerine önce uçakta sonra İstanbul sokaklarında , Emek Sineması'nın yıkılışını protesto ederken, gezi olaylarında ve son olarak ikisinin de gerçekten tesadüfen bulunduğu bir partide....Ve huzur dolu bi havuza balıklama dalıyorsunuz adam ve kadın nihayet bir araya geldiklerinde.

            Ferzan Özpetek ile ilgili bi çok şey de öğrendiğim bu kitabı ben şiddetle tavsiye ediyorum ...


     
    FİLMLERİ
    Hamam 1997












    Harem Suare 1999












    Cahil Periler - Le Fate Ignoranti 2000












    Karşı Pencere - La Finestra di Fronte 2002












    Kutsal Yürek - Cuore Sacro 2005












    Bir Ömür Yetmez - Saturno Contro 2007












    Mükemmel Bir Gün - Un Giorno Perfetto 2008












    Serseri Mayınlar - Mine Vaganti 2010












    Şahane Misafir - Magnifica Presenza 2012


    









    ÖDÜLLERİ


  • 34. Antalya Film Festivali, 1997, Hamam, En İyi Yönetmen
  • Karlovi Vary Festivali, 2003, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Film
  • Karlovi Vary Festivali, 2003, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Yönetmen
  • 25. Seattle Film Festivali, 2004, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, En İyi Film
  • 31. Flanders Uluslararası Film Festivali, 2004, Karşı Pencere - La Finestra di Fronte, Canvas Halk Ödülü

  • 
    kaynak wikipedi

    İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti

    23 Haziran 2014 Pazartesi

    | | | 0 yorum



                

            Öyle güzel bir ismi vardı ki kitabın , okumaya ve dinlemeye bayıldığım eski İstanbul mahallelerindeki günlük yaşama dair lezzetli hikayeler okumayacağımı sandım sanırım. Daha farklı daha lezzetli hikayeler bekliyordum . Bildiğimiz , için için özendiğimiz günlere dair İstanbul hikayeleri. Dili bana çok farklı geldi. Aradığım lezzeti bulamadığımı üzülerek söylemek isterim. Sanki rapor yazar gibi okulu  şöyle ,kilisesi  böyle , havası  şöyle , kadınları böyle diye sıra sıra bilgiler verilmiş.
              Kitabın arka kapak tanıtımında :
     "Hicvi ve dolayısıyla mizahı; toplumsal yozlaşmayı, kurumların bozulmasını,insanlar arasındaki bilmeyen çekişmeyi ve adaletsizliği anlatmak için bir silah olarak gayet iyi kullanan Hagop Baronyan , yaşadığı dönemde sansür baskısına uğramış ve elinden geldiğince buna direnebilmiştir.
           İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti'de 19. yüzyılın ikinci yarısının İstanbul'unda 34 mahallenin toplum yaşantısı, oldukça kuvvetli bir mizahi dille anlatılıyor. Ermeni ileri gelenlerinin Ermeni toplumunun sorunlarına ilgisizliği, zengin fakir ayrımının yarattığı çelişkiler, kadın erkek ilişkileri, kilisenin mahalle hayatı üzerindeki hegemonyası, ince ve keskin gözlemlerle aktarılıyor.
            Baronyan , rengini, siluetini  ve hatta halklarını büyük ölçüde kaybetmiş bir şehrin mazisine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor." diyor  



            Ben sanıyorum o mizahı sevmedim ya da belki anlamadım:) Hani başka bi gözle bakmamızı sağlıyormuş ya ben o gözle bakmayı sevmedim anlaşılan. Haksızlık etmek istemiyorum çünkü  merak ettim ve baktım ,(merak ederseniz siz de bakarsınız aşağıya link ekleyeceğim yazarımızla ilgili)  Osmanlı ve Ermeni  tiyatrosu için  oldukça önemli bir oyun yazarı ve saygın bir gazeteci. Ama benim İstanbul Mahallelerini gezerken görmek istediklerimi gösteremedi ya bana işte ondan dolayı diyorum ki büyük bir hevesle okumaya başlayıp hayal kırıklığı ile bitirdiğim bir kitap olarak arşivime girdi. Yine de en çok hangi mahalleyi sevdin gezerken derseniz , cevabım Samatya olur :)



    
    Kaynak Wikipedia

                                               http://tr.wikipedia.org/wiki/Hagop_Baronyan

    Sıcak Külleri Kaldı...

    20 Haziran 2014 Cuma

    | | | 0 yorum




    OYA BAYDAR
    SICAK KÜLLERİ KALDI

               540 sayfalık bir kitap. 1. basımı 2000 yılında yapılmış. 2001 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı almış. Benim okuduğum 22. basımdı.
            
              Okuduğum ilk Oya Baydar kitabı idi. Tek kelime ile büyülendim diyebilirim. Hani klasik bi laf vardır. Bazı kitaplar anlatılmaz sadece okunur, diye. Bu kitap tam olarak öyle bir kitap işte.Ben sayfalarca yazsam, kitabın tamamını baştan sona özetlesem de anlatamam size. Peşin peşin söyleyebileceğim mutlaka ama mutlaka okuyun...
              
               Hem Türkiye'nin son kırk yılının siyasal toplumsal panoraması hem de bu güne kadar okuduğum en güzel, en yürek burkan aşk hikayesi...

             Arın Murat ve Ülkü Öztürk ... "Noktası bir türlü konulamayan , uzadıkça uzayan ve giderek anlaşılmaz olan bir cümleye benziyordu ilişkileri ... Hep baştan alınan , bir türlü ilerlemeyen ve bir türlü üstü çizilip iptal edilemeyen. Her ayrılıktan sonra küllendiği sanılan ve her defasında küllerinden yeniden doğan..."
           Aslında en başından olmayacak duaya âmin demek gibiydi onların aşkı. Çünkü sayın "Arın Murat annesinin seçkinciliğinin ve aristokrat özlemlerinin duvarlara asılı yağlı boya tablolardan etrafı çatık kaşlarla seyreden müşir Ahmed Sabit Paşa'nın Yeniköy'deki yalıya gizlenmiş ruhunun , daha cumhuriyet öncesinden başlayarak devlet kucağında gelişip serpilmiş milli burjuvanın tüm siyasal içgüdülerini taşıyan baba soyunun , çok sevdiği liberal demokrat ve ehlikeyif amcasının meydana getirdikleri karışımın doğal bir sonucu idi". Oysa Ülkü Öztürk , orta halli memur ailenin, öğretmen anne babanın hatta baba genç yaşta ölünce sadece öğretmen bir annenin büyüttüğü Fransız kolejlerinde burslu okumuş bir genç kız. Oğlan iktidara yakın olmak , yükselmek ve yükseklerde kalmak adına kirlenmeye razı gelip , kız tüm olan bitene karşı koyup,insanca yaşanılası bir dünya için sesini duyurmaya başlayınca aralarında koca bir uçurum oluşuyor.....Devrim mi iktidar mı? desem, yok yok ben bişey demesem de siz okusanız ve benim aldığım keyfi alsanız ...
          
            Ben Oya Baydar'a doyamadım.
           Şimdi elimde Bir Dönem İki Kadın var .Melek Ulugay ile birlikte söyleşi şeklinde yazılmış... http://kitapkardesligi2013.blogspot.com.tr/  da Temmuz ayı okumamız olması için öneride bulundum. Onları bekliyorum.Eğer önerim kabul edilmezse ben hemen ilk sıralara koydum Bir Dönem İki Kadın'ı da...
    Oya Baydar'ı daha yakından tanımak istiyorum diyenler için :
            





    Ağrı'nın Derinliği

    2 Haziran 2014 Pazartesi

    | | | 3 yorum
            
            Ağrı'nın Derinliği. Ne kadar incelikli bir kitap adı. Gerçekten bir ağrı Ermeni Soykırımı meselesi her iki halk için. Oldukça derin bir ağrı. Diğer taraftan Ağrı Dağı yani Ararat Ermeniler için çok önemli. Ararat'ı uzaktan izleyip, belki de Ağrı'nın eteklerinde yaşayanlardan daha derin duygulara sahipler. "İnanın hanımefendi Türkler Ararat ile ilgili hissettiklerimizi bilselerdi, o dağı kamyonlara yükleyip bize getirirlerdi. " diyor Ananyan. Nereden bilebiliriz ki empati kavramı bazen çaresiz ,yetersiz kalıyor.
             Ece Temelkuran tam da benim baktığım noktadan bakmış Ermeni Soykırımı meselesine ... O da benim gibi ne "siz" ne "biz" diyor. Her iki halkın da incinmişlikleri var, evet. Ama bu acı, bu ağrı neden hala anlamını bilmeden mırıldandığımız dualar gibi dilimizde? Kabul etmemiz gereken gerçekler olduğu kesin. Karşılıklı yapalım bu kabulleri. Ama incitmeyelim artık birbirimizi.
            Yaşam koçluğu eğitimi alan çok sevdiğim bi ablam ve eskiden birlikte çalıştığım bi meslektaşım , Atalarımızla Bağlarımızı Kesme diye bi teknikten bahsetmişti bi sohbetimiz esnasında. İlk dinlediğim de ne saçma dedim. İtiraf ediyorum. Ama düşündükçe mantıklı geldi anlattıkları. Dedi ki bana " Yaşadığımız, başımıza gelen herşey bizim evrilmemiz için gerekli. Önce bunu kabul ederek başlamalıyız sıkıntılarla başa çıkmaya. Ve sonra düşünmeliyiz. Bu sıkıntıyı neden yaşıyoruz. Kime ne yaptık ki bu dert bu sıkıntı başımızda. " İşte bu noktada diyor atalarımıza bakmalıyız. Bizden önce yaşayan , kanbağımızın olduğu insanların yaptıklarının ceremesini bile çekermiş çok sonraki kuşaklar. Yani yüzyıllar önce yapılan bi hatanın cezasını ödüyor olabilirmişiz. Bazen diyor , "yaşanan sıkıntılar çok dayanılmaz çok içinden çıkılmaz hale geldiğinde atalarımızla bağımızı zihnen koparmamız lazım. Bu zihinsel arınmayı becerdikten sonra görüyorsun ki artık daha rahat kafan. " 
            Biz de yapamaz mıyız bunu , bu günü yaşayan ve geçmişi duyduklarımızdan bize öğretilenlerden bilen Türkler ve Ermeniler... Yüz yıl önce yaşananlar yüzünden sırtımıza yüklenen bu kamburla yaşamak niye ? Biz kabul etsek , onlar kabul etseler , unutsak geçmişi ihanet mi etmiş oluruz acaba... Hain mi ilan ediliriz?
            İnsan acaba zamanla bir acıyı neden çektiğini unutur mu? Birbiri ile dostça konuşmayı bir noktada bırakmış iki halkın yeniden konuşmaya başlaması zor mu bu kadar? Konuşabilecek bi sürü şey bulunabilecekken soykırımla başlayınca konuşmaya , konuşamaz hale gelmiyor muyuz ? Günün birinde kabul edip karşılıklı yaralarımızı , o acılı günleri de konuşabilecek miyiz karşılıklı. Ermenistan'daki pimapenin %80'i Türkiye'den gidiyorken , kağıdın selülozdan yapılan maddelerin neredeyse tamamı Türkiye'den gidiyorken Ermeni kadınları bavul ticareti ile Laleli'den götürülmüş kıyafetler giyiyorken , bizler hala Ermeni komşularımız ile altlı üstlü kardeş gibi yaşıyorken bu düşmanlık faslı kapatılsa nasıl olur acaba ? ....Umarım bir gün insanca yaşanabilecek barış kardeşlik dolu günlerde ...
           Okuduğum bir kitap geldi aklıma Ağrı'nın Derinliği'ni okurken , Pınar Selek Yolgeçen Hanı. Benim semtimde geçen beni çok etkileyen bi kitaptı. Şimdi de bolca Ermeni komşumuz var. Kitap semtimin eski yıllarında Ermeniler ile Türklerin kardeşçe yaşadığı yıllarla başlıyordu. Öyle çok etkilenmiştim ki okurken ,sanki camdan baksam Artin Usta'yı görecekmişim gibi geldi hep. O kitabı okurken de düşünmüştüm aynı şeyleri. Halkların ne günahı var? Niye bedelleri halklar ödüyor diye.
           Ağrı'nın Derinliği henüz daha çok başlarda ama baksanıza nasıl da etkiledi beni ve bitirmeyi beklemeden paylaşmak istedim sizinle. Mutlaka ama mutlaka okunmalı diyorum.
       

      Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor

      1 Haziran 2014 Pazar

      | | | 4 yorum

               Başlamamla bitirmem bir oldu. Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor. Yazarımız Hanika  ( http://www.on8kitap.com/yazarlar/beate-teresa-hanika )   modellikten yazarlığa hızlı ve bol ödüllü bir geçiş yapmış. genç bir yazar. Okuduğum kitap " Sabun Köpüğünde Malvina" isimli , çocukların cinsel istismarına yönelik bi araştırmanın kitaplaştırılmış hâli.
              Malvina 13 yaşında , iki hafta sonra 14 yaşına girecek. 13. yaşının son iki haftasını onunla birlikte yaşıyoruz okurken. Tabi o arada da geçmişe dönerek Malvina'nın yaşamak zorunda kaldığı inanılmaz iğrençliklere şahit oluyoruz. Malvina küçük yaşlardan beri büyükbabasının cinsel tacizine mağruz kalıyor. Üstelik kanser olan büyükannesi de göz yumuyor yaşananlara. Korkuyor, utanıyor kimseye bişey söyleyemiyor Bir tek arkadaşı var Lizzy ve bir tek sığınakları var ikisinin, eski terkedilmiş bir köşk. Bu arada Malvina ilk kez aşık oluyor. Neyse ben kitapla ilgili daha fazla birşey söylemeyeyim. Okumak isteyenler için kitabın keyfi kaçmasın.
             Asıl üzerinde durulması gereken konu milyonlarca çocuğun yaşadığı bu istismarlara karşı maalesef susuyo olmaları....Okurken sıklıkla "Yok artık neden olsun ki? Neden bunlara katlanmak bunları kabullenmek zorunda olsun ki "diye düşünebilirsiniz. Ama milyonlarca çocuğun bu şekilde istismar edildiğini ve onlarında Malvina gibi bundan utanıp , büyüklerinden korkup sessiz kaldıklarını biliyoruz. Böyle olmamalı. Bu çocuklar bunları yaşamamalı. Bunu yapanlar cezasız kalmamalı. Ama nasıl? 
             Hele bizim ülkemizde aileler hatta bazen anneler bilirken ve ses çıkaramazken bu ahlaksızlığa, nasıl önüne geçilecek bu istismarın,eziyetin. Lanetler okuyarak okudum. Tüylerim diken diken oldu. Buna göz yumanlara belalar saydırdım.
             Ve şu çıkarımı yaptım kendimce bu kitabın sonunda ... Kesinlikle çocuklarımıza şunu öğretmeliyiz. Vücutlarının herhangi bir yerine dokunmaya çalışan birileri olduğunda buna tepki göstermeleri ve bunu mutlaka bizimle paylaşmaları. Annem bana kızar diye düşünerek sessiz kalmamaları. Bunu yapmak isteyen her kim olursa olsun karşı koymaları ve seslerini duyurmaları.
            Moda tabiri ile iç çamaşırı kuralları denen kurallar hakkında çocuklarınızla konuşun lütfen. Biz bu konuşmayı yaptık kuzularımla. Vücudumuzdaki özel bölgeleri konuştuk ve bu bölgelerin daha iyi korunması gerektiği için ekstra giysiler giydiğimizi söyledim onlara. İç çamaşırlarının altında kalan bölgelere özellikle kimsenin dokunmaması gerektiğini söyledim. Kendilerinin de dokunmamalarının gerekliliğini anlattım. Biz 7 yaşındayız ve daha çok hijyen tarafından yaklaştım mevzuya. Kafalarını karıştırıp çok fazla konuya takılmalarını istemedim.  Sadece bu bölgeler değil vücutlarının her yerinin onlara özel olduğunu ve istekleri dışında birinin onlara dokunmak istemesi durumunda buna tepki göstermelerini söyledim. Birine dokunmaya zorlandıklarında da buna karşı çıkmalarının gereğini anlattım. Tabi iyi dokunuşlar ve kötü dokunuşlar arasındaki farkı da konuştuk dilimiz döndüğünce. 
             Daha fazlasını bilmek istiyorum diyenler için:


      http://www.underwearrule.org/howto_tr.asp