Kayıp Şeyler Kitabı...

28 Kasım 2014 Cuma

| | | 0 yorum
                     



  
                   Neden bir varmış , bir yokmuş diye başlar hep masallar? Asıl bir var  olup bir yok olan çocukluğumuz olduğu için mi , çocuklara anlattığımız masalların böyle başlaması?  Kim bilir belki de ...
           Hayata çocukların gözünden bakabilmeli, der dururuz. Peki biz çocuklara doğru pencereden bakabiliyor muyuz? Hayatın akışına kaptırmış giderken kendimizi onları da ortak etmiyor muyuz bütün yaşadıklarımıza. Bazen ağlayarak bazen olur olmaz yerde inatlaşarak bizim Aaaaa ne ayıp !!!!!"  dediğimiz davranışlarla uyarıyorlar belki bizi. Ama büyüyünce kötüleşiyor  çoğu insan. Öldürüyor içindeki çocuğu.Anlamıyor çocukları, onların içlerinde kopan fırtınaları. Çoğu zaman büyük büyük sıkıntılar karşısında bile bizim gibi davranmalarını beklemiyor muyuz onlardan? Oysa biz çocukken ... Hatırlasanıza çok değil sanki dün gibi... Büyükler bizi anlamazdı hani. Biz korkardık oysa korkacak bi şey yoktu onlara göre. Biz üzülürdük ... Bu kadarcık şeye üzülünmez, derdi onlar. Çocuk aklımız ermezdi onların dünyalarına onlara göre. Aman çocuk işte, deyip geçerlerdi. Hatırlayın. Şimdi büyüdük ve biz yapıyoruz aynısını çocuklarımıza, çocuklara...Neden ? Bize  de yapıldığı için mi dersiniz?
    



                David olan biten her şeyin fazlası ile farkında bir çocuk. Annesi hasta... Annesi ölüyor. David uslu duruyor, sessiz sessiz oynuyor oysa oyuncakları ile ama yine de yetmiyor annesini kurtarmaya. Ellerinin arasından kayıp gidiyor annesi. Sonra yeni bir ev yeni bir anne hatta yeni gibi hissettiği artık hiç tanıyamadığı bir baba...Babası mutsuz, üzgün ve ilgisiz...üstüne üstlük yeni bir kardeş ... Üstelik bir de savaş var. Geceleri kararıyor her yer uçaklardan atılan bombalara hedef olunmasın diye.Büyüklerin dünyası yaşaması zor bir dünya anlayacağınız.  Ama David de yaşıyor aynı duyguları minicik yüreğinde.Bütün bunları kitaplarla dolu odasında tek başına göğüslemesi bekleniyor David'den. Aslına bakarsanız çok da iyi başarıyor bunu. Kitapların büyülü dünyasına kaptırıyor kendini okuyor okuyor okuyor... Annesiz kaldığı gerçek dünya her geçen gün gerçekliğini yitirirken gözünde, başka bir dünyanın kapıları aralanıyor miniğimize. Önce kitaplar fısıldamaya başlıyor. Sonra ağaçların gövdelerinde kapılar açılıp içine çekiveriyor David'i. Bu dünya gerçek mi değil mi? David oraya gerçekten gitti mi gitmedi mi? Ormancı ,Çarpık Adam, Roland,  Louplar var mı gerçekten yoksa bunları David mi "uyduruyor" biz büyüklerin tabiri ile...

          Aslında kilit nokta tam da bu...Büyüyünce hayal gücümüzü yitirmekten şikayet eder dururuz değil mi? Çünkü çocukken hayal gücümüzün sesi biraz fazla çıksa hemen "Uydurmaaaa !!! "denir bize? Biz, büyüklere göre sadece yatak altı olan yerde kocaman bir dünya  barındırır ,canavarlar , dinazorlar, ejderhalar beslerdik çünkü ? :) Sonra da kaçınılmaz son....Yok öyle bi şey çocuğum ,uydurma...Büyüdüğü halde hala "uydurabilen" bir yazar tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum. John Connolly ,muhteşem bir hayal gücü ve kurgu yeteneği olan bir yazar...  
        Gerçek anlamda büyülenerek okuduğum tek kelime ile muhteşem bu kitabın bundan sonrasını okurken hayal edin şimdi kendinizi. Düşünün ki masallar bize anlatıldığı gibi değilmiş aslında. Düşünün ki bir Pamuk Prenses var. Çekilir dert değil. Öyle herkesin olduğu gibi yedi cücelerin de sevgilisi, sevgi kelebeği dünya güzeli değil de sürekli yiyen her şeyden şikayet eden ve yedi cüceleri hayatından bezdirmiş bir Pamuk Prenses hayal etsenize. Ya Hansel ve Grathel sanıldığı gibi başlarına gelen zorluklarla birlikte başa çıkmadılarsa. Ya Hansel baştan vazgeçip kardeşini ormanın ortasında bırakıp tek başına gittiyse. Peki ya Kırmızı Başlıklı Kız sanıldığı kadar aklı başında, masum, duyarlı, anne baba sözü dinleyen bir kız değilse. Kurt ondan çekinip uzak durduğu halde onu baştan çıkartmak için defalarca önüne çıkıp en sonunda yeni bir ırk doğmasına sebep olacak şeyler yaşadılarsa kurtla:) 
     ( Burada ufak bi not yazmadan geçemeyeceğim. Şayet bu kitabı okumaya niyet ederseniz ki muhtemelen edeceksiniz; kitapta geçen masalları okumamış bir yetişkin olma ihtimalinize karşı kitabın sonunda tüm masalların orjinallerine de yer verilmiş.)
    Tek kelime ile muhteşem bir hayal gücü ve kurgu yeteneği ile karşı karşıya kalacağınız, HER YETİŞKİNİN İÇİNDE İKAMET EDEN ÇOCUĞA VE HER ÇOCUĞUN İÇİNDE BEKLEYEN YETİŞKİNE ithaf edilen  bu kitabı mutlaka ama mutlaka hatta mutlaka okuyun lütfen.


           Yazarımız John Connolly hakkında birşeyler okumak istersiniz diye düşündüm.Ve belki dilimize çevrilen diğer kitapları da ilginizi çekebilir benim gibi...
          Hatta hemen bu kitabı alıp okumaya başlamak istiyorum diyenler için gerçek bir kurtarıcı olduğunu biliyorsunuz artık. kitapyurdu.com

 

 

Öğretmenler Günümüz Kutlu Olsun...

23 Kasım 2014 Pazar

| | | 0 yorum

 

 
                    Atam,seni anlatmak...İlkelerini ...İnkılaplarını...Cumhuriyetini...
Seni beyninde ,yüreğinde hisseden nesiller yetiştirmek...
Emanetine sahip çıkacak nesiller...
İşte en başta bu sebepten aşığım mesleğime ki binlerce sebep var daha ..
Pırıl pırıl bakan gözler ve dünyadaki en masum sevgiyle
sizi deli gibi seven sıcacık yürekler de cabası ....
Öpüyorum ellerinden ATAM...
Başöğretmenim...
Öğretmenler günün kutlu olsun...
 
 
Dedemin anneme, annemin de bana emaneti bu bayrak...
En iyiye,en yükseklere ulaştırmaya çalışmam da bundan.
Hayatta sahip olduğuma şükrettiğim şeylerin başında mesleğim....
Öğretmen olmak ....
Öğretmek...
Ve hergün yeni birşey öğrenmek hayata dair.
Dedem...
Daha dün gibi ...
Gözlerinde yaşlarla...
Eğitim fakültesini bitirip elini öpmeye gittiğimde...
Nasıl da mutlu nasıl da gururluydu...
Sizler için
sizin sayenizde
 benim işimde yanlış yapma lüksüm hiç olmadı olmayacak....
Öpüyorum ellerinden dedem...
Öğretmenler günün kutlu olsun.....
 
 
Annem ...
İlk öğretmenim ve hep öğretenim...
Mesleğimde en büyük emek senin...
Öğretmenler günü kutluyor ellerinden öpüyorum...
 
Sevgili eşim...
Ne mutlu bize aynı meslekteyiz seninle...
Hayatın yükünü birlikte omuzlarken birbirimizin üzüntüsünü ,
yorgunluğunu , kırgınlığını en iyi şekilde anlayarak,
  mesleğimiz sayesinde daha sağlam adımlarla yürüyoruz bu yolda...
Senin de öğretmenler günün kutlu olsun...
 
Sevgili öğretmenlerim...
Eğitim öğretim hayatım boyunca,
ilkokul 1. sınıftan üniversiteden mezun oluncaya kadar
bana dokunuşları ile  şekil veren
 emeği ödenmez güzel insanlar...
Ellerinizden minnet ve şükranla öpüyorum...
Artık bir öğretmen olarak daha iyi anlıyorum sizleri...
Emeklerinizi  helal edin...
Öğretmenler günümüz kutlu olsun...
 
Sevgili öğretmen arkadaşlarım...
Sizlerle birlikte çalışmaktan,
mesleğimizin güzel yönlerini 
ve elbette  zorluklarını paylaşmaktan dolayı çok mutluyum.
Sizlerin de öğretmenler gününüz kutlu olsun... 
 
 
Öğretmene verilen değerin azalmadan artacağı nice nice güzel günler diliyorum...
 
 
 
 

Üç

19 Kasım 2014 Çarşamba

| | | 0 yorum
                              
                  Aynı gün dört farkı yerde , dört farklı hava yollarına ait dört uçak, aynı anda düşer. Düşen uçakların üçünden birer kişi kurtulur. Kurtulanların hepsi çocuktur. Kazaların birinde ölen bir kadın ,ölmeden önce cep telefonuna bir mesaj bırakacak kadar yaşamıştır. Bıraktığı mesaj ortalığı bir hayli karıştırır. Mesajın ne olduğunu söylemeyeceğim size. Merak edin:) Zaten bu kitap ile ilgili çok net söyleyebileceğim şey , yüksek dozda merak içerdiği. Sürekli merak ediyorsunuz. Merak ettiğiniz şeyleri öğrenebilmek için rüzgar hızıyla çeviriyorsunuz sayfaları.

           Karmaşık bir anlatımı var. Yazar Sarah Lotz , kitap içinde bir kitabın taslağını yazan başka bir yazarın diliyle anlatıyor bize hikayeyi . Bilinmeyen, olağanüstü  olayları konu alan , görgü tanıklarının teker teker çıkıp konuştuğu belgeseller vardır ya ... Ben o tadı aldım okurken. Bir yazar uçak kazalarında yakınlarını kaybedenlerle özellikle de sağ kurtulan çocukların aile üyeleri ve onları tanıyan insanlarla çeşitli şekillerde konuşup, onların ağzından bize aktarıyor bu konuşmaları.



       Yukarıda bahsi geçen kadının bıraktığı mesaj , basın yolu ile tüm dünyaya duyurulunca mesajda adı geçen bir rahip konuyu özellikle muhafazakar kesimleri de arkasına alarak Mahşerin Dört Atlısı'na , seçilmiş ve kurtarılmış insanlara götürüyor. Kurtulan üç çocuğun insanlığa mesaj verdiğini ,mührün kırıldığını, dördüncü kazada da kurtulan bir çocuk olması gerektiğini söylüyor. Peşine taktığı insanlarla birlikte adeta bir tarikat havasında dördüncü çocuğu aramaya koyuluyorlar..

      Bulabiliyor mu? Bu arada kazadan kurtulan çocuklar neler yaşıyorlar ? Gerçekten haberci midir bu çocuklar? Tüm bu soruların cevabı Stephen Kıng'ten de övgü almış Üç'te. Zaman zaman ürperten ama çokça merak ettiren bir kitap. Eğer bu tarzı seviyorsanız hiç sıkılmadan keyifle okuyabilirsiniz.
  
      Okurken zorlandığım nokta , çok fazla kişi ve yer adı olmasıydı. Farklı ülkelerden insanlar söz konusu olunca, ben okuduğum ismin bir kadına mı bir erkeğe mi ait olduğunu bilmeden okudum çoğu zaman. Bana kalırsa gereksiz mekan ismi detayları var. Bu da tabi ki bizim kültürümüzü anlatmayan bir kitap okurken yaşanılan klasik kendini "Fransız hissetme" durumu :)

     Kitabın iç sayfalarına da  bir göz atmak ister misiniz ?

     Beni bilirsiniz okuduktan sonra beğendiğimi de beğenmediğimi de söylerim. Beğendim ama bayıldım diyemem. Merak en zayıf noktamız, ve daha ilk sayfalardan bizi bu zayıf noktamızdan yakalayan bir kitap okumak istiyorsanız Üç tam sizin için. Şimdiden keyifli okumalar.

      Yazarımız hakkında pek bilgi bulamadım ...Kitabın arkasında  kısacık bir yazı vardı.
  
" Sarah Lotz mahlas kullanmayı seven bir senarist ve romancıdır. Yazar ,Louis Greenberg ve S.L.Grevy mahlasları ile kent yaşamını anlatan korku romanları , Lily Herne mahlası ile kızı Savannah ile birlikte gençlik zombi serileri ve yazar Helena S. Paige ile beraber erotik romanlar yazmaktadır. Ailesi ve evcil hayvanları ile birlikte Cape Town'da yaşamaktadır." diyor bu kısacık yazıda...




       Bu kitabı hemen almalıyım diyenler için...
     kitapyurdu.com
     

    Pembe ve Yusuf

    13 Kasım 2014 Perşembe

    | | | 0 yorum




                   Şimdi bitti kitabım ve içim dışım hala Pembe, Yusuf ve en çok da Keder dolu iken yazmaya başladım sizin için kitabın bendeki izlerini. Aslında bir çırpıda anlatmak istiyorum size olan biteni. O kadar kızgınım ki İsmail'e , Mustafa'ya , Servet'e... Ama biliyorsunuz ben sadece merak edip, kitabı okumanızı sağlamaya çalışıyorum yorumlarımda. O yüzden azıcık ip ucu verip sonra bu can yakan hikaye ile baş başa bırakacağım yine sizleri.


                 Bu sefer değişik bir şey isteyeceğim sizden.

              Yazımı okurken  aşağıdaki  şarkıyı da dinler misiniz lütfen...

    Yusuf için...

    Gülmeyin öyle, delirmedim :)
    Kitabı alıp okuyunca anlayacaksınız nedenini :)
    Benim tarzım değil falan demeyin Recep Abi kızar sonra bakın:)


                  Kitap Yusuf'un çamurlu çizmelerle bir pansiyona  gelişi ile başlıyor. "Ben az önce ablamı gömdüm." diyor üstelik Yusuf.

                  Sonra birden yıllar yıllar öncesine dönüyoruz.İki kız kardeşinin üzerine , üstelik bir de dedesinin öldüğü gün dünyaya gelen bir kız bebek. Babası tarafından , hem kız doğduğu ! , hem de babası öldüğü gün dünyaya geldiği için bu kız bebeğe Keder adı verilir. Adı mı yazar Keder'in kaderini yoksa doğduğu gün görmezden gelinmeye başladığı coğrafya mı bilinmez ,ama daha çocuk yaşında babası tarafından kendisinden oldukça büyük İsmail'e verilir ablası Gülistan'ın yerine. Küçümen Gelin der ona kayınbabası , babasından görmediği ilgiyi sevgiyi görür ondan ama kaynanasının hoş tutan hallerine rağmen iki eltili , kayınlı üstelik İsmail'li hayat çok sevimsiz ve zordur Keder için. İki oğlan doğurur İsmail'e ,saçını süpürge eder. Ağzı var dili yoktur, öyle görmüş ,öyle öğrenmiştir çünkü. Ama yaranamaz kocasına. Hep bir gölge gibi dolanır peşi sıra. Ama babasından öyle alışkındır ki görmezden gelinmeye , kabullenir ister istemez. İsmail , huysuzdur, kabadır, aksidir, hoyrattır, aç gözlüdür, daha bir sürü kötü şeydir hatta. Tüylerinizi diken diken edecek , sinir olacağınız bir roman karakteri işte size.

           Tam da lafın burasında keşke bu İsmailler roman karakteri olarak kalsa ,keşke Kederler kötü kaderi sadece romanlarda yaşasalar. Okusak romanı bitse ve "Oh çok şükür sadece bir romandı." diyebilsek diyesim geliyor ama, olmayacak duaya aminden öte gider mi bu dileğim? Kim bilir belki bir gün ...





            Lafı uzatmayayım , sonra bir gün İstanbul ... Yeni bir ev , yeni bir şehir , yeni bir hayat. İçin için hevesleniyordur burada okuyucu. Hani belki bir şeyler değişir , düzelir mi diye ama nerdeeeee?!!

           Fidan abla çıkar sonra karşımıza. Yine kadınların yaşadığı aşağılanmalara maruz kalmış ama kendi içinde minik minik baş kaldırabilmiş erkek gibi bir kadın. Şimdiden söyleyeyim onu çok seveceksiniz.

         Bu arada Yusuf kitabın en başında görünüp kaybolmuştur ve merakla beklenmektedir nereden ne zaman dahil olacağı hikayeye ama ondan önce Pembe gelir dünyaya ... Pembe bebek.... Haydi buradan sonrasını " Bu hikaye iki kardeşin , Pembe ve Yusuf'un yürek burkan hikayesi işte ." deyip size bırakayım.

          Akıcı dili , keyifli anlatımı ile gerçekten çok okunmayı hak eden bir yazarmış Canan Tan. Ben ilk kez okudum ve fırsat buldukça diğer kitaplarını da okuyacağım. İlki Issız Erkekler Korosu olacak mutlaka çünkü okuyanlar bilir o Yusuf bu Yusuf'muş.

     
    Son olarak doğduğum şehre ,
    beni her zaman el üstünde tutup,
    kendimi bir prenses zannetmeme sebep olan babama ,
    kendisinden çok beni düşünen, benim için çabalayan ,
    bana her şeyin en iyisini en doğrusunu öğreterek yol gösteren
    ve kendi ayaklarımın üzerinde durmamı sağlayan anneme ,
     ardı sıra değil omuz omuza yürüdüğüm,
    yan yana oturup aynı yöne bakabildiğim ,
    huzurlu ve mutlu yuvamda beni başının tacı eden kocama...
     Binlerce teşekkür...
    Milyonlarca şükür...
    Sizi çok seviyorum.
    İyi ki benim romanımın kahramanları sizlersiniz.
     
     
     
    Bu kadar duygusallaşmak yeter :)
     
     
     
     
     








     
     

     
         Kitabı kolayca temin edeceğiniz bir  kurtarıcı ...
     
     
     
     
     

     
     
     


    Aramızdaki En Kısa Mesafe

    11 Kasım 2014 Salı

    | | | 0 yorum










            Barış Bıçakçı bunu hep yapıyor. Birbirinden kopuk gibi görünen öyküler okuduğunuzu sanırken bir bakıyorsunuz arka fonda koca bir hikaye belirmiş.

            Daha önce okuduğum Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'da da aynı şey olmuştu. Bu kez bir çocuğun gözünden anlatılıyor her şey. İsketesi camı açık bıraktığı için kaçan , bir kuşa benzeyen minik kardeşi de kaçmasın diye, taksiciye ," Camı kapatır mısınız lütfen ?" diyecek kadar tatlı ,masum bir çocuk anlatıyor bize tüm olan biteni. O çocuk kendi de daha çocukken anlatmaya başlıyor her şeyi ve biz okurken büyüyor gözümüzün önünde ve hiç hissettirmeden. Sonra bir bakıyorsunuz kocaman adam olmuş. Başta korktuğumuz hatta belki sevmediğimiz babası yaşlanmış  ve babaya farklı bir gözle bakmaya başlıyoruz çocukla birlikte. "Civcivleri öldüğü için ağlayan çocuklardan, bakımı sorun olan yaşlı köpeklerini Veterinerlik Fakültesi'ne "uyutmak" için götüren yetişkinlere kadar ,her şeyi anlaşılabilir  ve değersiz kılan hayat " akıp gidiyor gözlerimizin önünden ...


              Öyle bi acayip yazıyor işte Barış Bıçakçı. Bir insanın başka bir şeyi anlatırken bir ailenin tüm fertlerini ve yaşantısını anlatması gerçekten müthiş bir yetenek bana kalırsa. İncecik tadımlık kitapları ile kendine hayran eden bir yazar tanıdığım için kendi adıma çok mutluyum.



              Ben hiç bitmesin istiyorum Barış Bıçakçı okurken hep öyle anlatmıyormuş gibi yapıp anlatsın istiyorum hikayesini. Şimdi ilk  iş okumadığım tüm kitapları alınacak ve büyük keyifle okunacak...


               Kitapta 24 minicik öykü var. En çok beğendiğim öykü kitaba adını da veren Aramızdaki En Kısa Mesafe oldu. Tatil Kitabı'nı izleyen olduysa, Meltem Sakızı size çok tanıdık gelecek. İlk defa okuyanlar için Barış Bıçakçı'nın senaryo yazdığını da ekleyeyim. Tatil Kitabı filmindeki sakız satma sahnesini anlatıyor Meltem Sakızı. Bu öyküleri okurken siz de ister istemez kendi çocukluğunuza dönüyorsunuz. Zaten kim istemez ki çocukluğuna dönmeyi.
          
               Ben diyorum ki mutlaka bir yerinden başlayın bu güzel insanın kitaplarını okumaya...Zaten sonra bir daha bırakamayacaksınız.





     







     



     
    Merak edenler için Barış Bıçakçı'nın diğer kitapları :


  • Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, İstanbul: İletişim 2000
  • Veciz Sözler, İstanbul: İletişim, 2002
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz, İstanbul: İletişim, 2004
  • Baharda Yine Geliriz, İstanbul: İletişim, 2006
  • Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, İstanbul: İletişim, 2008
  • Sinek Isırıklarının Müellifi, İstanbul: İletişim, 2011
  •  


     Filmlerine bir göz atmak istersiniz dedim...




        TATİL KİTABI


    Tür : Dram
    Gösterim Tarihi : 12 Eylül 2008

    Yönetmen : Seyfi Teoman
    Senaryo : Seyfi Teoman , Barış Bıçakçı
        Görüntü Yönetmeni : Arnau Valls Colomer
        Yapım : 2008, Türkiye , 92 dk.




     
     
     http://www.youtube.com/watch?v=Xm2t4aRruEw








    BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

    Yazarın Bizim Büyük Çaresizliğimiz Adlı eserinden aynı adla beyaz perdeye aktarılan diğer bir film:

        Tür :Komedi, Dram   
        Gösterim Tarihi : 15 Nisan 2011

        Yönetmen : Seyfi Teoman
        Senaryo : Seyfi Teoman
        Görüntü Yönetmeni : Birgit Gudjonsdottir
        Yapım : 2011, Türkiye , 102 dk




    http://www.youtube.com/watch?v=3oXC7lPvGfg






     
                                Barış Bıçakçı hakkında bilmemiz gereken bir çok şey




       

      Semaver

      8 Kasım 2014 Cumartesi

      | | | 0 yorum




                Öyküleri seviyorum. Ağzınıza bir parmak bal çalıp hemen bitiyorlar ya, o doymamışlık hissi hoşuma gidiyor.

                Öykü deyince Cengiz Aytmatov gelir benim aklıma çok sevdiğim için ama Sait Faik'in bizi anlatan öyküleri de ayrı bir lezzetli. Çok uzun zaman önce, okumuştum Sait Faik'in Semaver'ini. Ama Kitap Kardeşlerim Kasım ayında öykü okuyalım deyince hemen önerdim ben de ve sonuç ... Biz Kasım ayında Sait Faik Abasıyanık'tan Semaver okuyoruz. Ayrı bir güzel oldu Sait Faik'in Kasım ayında okunuyor oluşu. Neden derseniz ki dediniz bile biliyorum:)Kasım ayında doğmuş yazarımız. Günü konusuna değişik bilgiler var olsa da 23 Kasım olduğu üzerinde duruluyor...Biz de doğum ayında okuyarak doğum gününü kutlamış olalım Sait Faik Abasıyanık'ı. Rahmetle ve şükranla analım bu vesile ile.

        Özlemişim bu lezzetli öyküleri okumayı çok iyi geldi doğrusu. Semaver'i önermemin nedeni Sait Faik'in ilk öykü kitabı olması. Babasının maddi desteği ile basılmış bu kitapta yazdığı ilk öykü olan İpek Mendil de yer alıyor. Kitaba adını veren Semaver , anası ile yaşayan , anacığını bir de semaverleri seven bir fabrika işçisi olan Ali'nin anasını kaybettikten sonra hayattan ve semaverden vazgeçişinin öyküsü. Benim okuduğum  Kasım 2000 tarihinde basılmış on dokuzuncu baskı...Semaver ve Sarnıç tek kitapta toplanmış.Toplam 35 öykü var. Bunlardan 14 tanesi ..... Ben size niye anlatıyorum ki bunları? Sizin merak ettiğiniz, benim bu kitabı okurken hissettiklerim değil mi ?Kitabın beni çıkardığı yolculuk değil mi öğrenmek istediğiniz? Hepimiz her yeni kitaba yeni yolculuklara çıkmak için başlamıyor muyuz? 





                  Ben önce bi düşündüm en son ne zaman şöyle mis gibi gerçek bi semaver çayı içtim diye ...Uzun zaman olmuş. Sanıyorum Pier Loti'de içmiştim...Ama tadı hala damağımda, kokusu hala burnumda olan semaver çayları var çocukken içtiğim. Çocukluğumun en güzel günleri.  Mis kokulu babaannem İzmir'de yaşıyor o zaman. Yazları geliyor Tekirdağ'a.Biz fırsat buldukça ki bu fırsat, çalışan anne baba çocuğu olunca ya on beş tatil ya da yaz başı henüz babaannem gelmeden önceki günler olurdu hep. Demek bir yaz başı gitmişiz. Hava güzel. Çocuk aklımla bana çok ilginç gelen Varyant'tan iniyor bindiğimiz taksi ve belki fuara belki de başka  bir çay bahçesine gidiyoruz. Bize her şey güzel o zaman. Çocuğuz ve galiba uslu çocuklarmışız ki büyüklerimiz çay içerken biz de eşlik ediyoruz onlara. Rahmetli dedem çay söylüyor masaya ...Bardakta geleceğine çaylar, şahane bi semaver geliyor masaya yanında da minik ince belli bardaklar. İlk defa görmüşüm semaveri hoşuma gidiyor. Aslında gazoz içerim hep ama özenip ben de çay istiyorum. Suyla karıştırılıp paşa çayı yapılıyor kardeşimle bana .Dedim ya çocuğuz gönül rahatlığı ve çocuk şımarıklığı ile üç şeker atıyorum minnacık bardağa. Sesli sesli karıştırıyorum şıngır mıngır ... Höpürdete höpürdete içiyorum...Babaannem limonsuz içmez çayını. Çantasından  ince ince dilimlenmiş limonlarını çıkarıyor, bi tane atıyor çayına...Mis gibi kokuyor limon. Mis gibi kokuyor her şey, her yer...Ne güzeliz...Ne güzel eski zamanlar...Şimdi düşünüyorum da semaver demek kalabalık demek ,birliktelik demekmiş aslında. Günümüzde çay  demlenmezken , bir fincan sıcak suya bir poşet sallama çay  konarak servis edilirken siz de benim gibi özlemiyor musunuz eski günleri?

                 Nereden nereye geldim görüyor musunuz ? İşte böyle bu kitaplar ...Aman siz okuyorsunuz da ne oluyor ? Ben okumayı sevmiyorum sıkılıyorum, diyenlere...Herkesin seveceği bir kitap vardır. Lütfen bi yerden başlayın... 

       
                                            Semaver'i okumadan önce izlemeye ne dersiniz ?



            

         
                                                     

               Doğum günün kutlu olsun üstad...
              Sen yazmasan biz ne yapardık ...
       İyi ki doğdun...
      İyi ki yazdın...

            

      Tüyap İstanbul Kitap Fuarı 2014

      5 Kasım 2014 Çarşamba

      | | | 0 yorum
      http://www.istanbulkitapfuari.com
                    
      Çok uzun yıllar oldu kitap fuarına gidip o müthiş atmosferi yaşamayalı .
      Bu yıl umuyorum ki 16 Kasım Pazar günü  orada olacağım.
      Bir güne nasıl sığdıracağım yapmak istediklerimi bilmiyorum ama nefis bir gün olacağına eminim.
      Son zamanlarda bir karamsarlık var ülkemde okuma oranımızla alakalı.
       Benim çevremde mi bu böyle yoksa algıda seçicilik mi bilmiyorum ama
       ben etrafımda hep okuyan insanlar görüyorum.
      Arkadaşlarım, meslektaşlarım,öğrencilerim, çocuklarım, çocuklarımın arkadaşları, onların anneleri ,velilerim hatta kuaförüm bile kitap okuyor...
      Onlarla kitap sohbetleri  ve alışverişleri yapıyoruz.
      Sosyal medyada ortak paydası kitap olan insanların oluşturduğu
      bir çok platform var keyifle takip ettiğim.
      Okuyoruz aslında baya baya...:)
      Bakın kitapyurdu.com da veritabanlarına yüklenen kitapların yıllara göre dağılımını çıkarmış ve şahane bi görüntü çıkmış ortaya...
      kaynak: www.kitapyurdu.com
      Bu ara çevremde bir kitap fuarı heyecanı  aldı başını gidiyor ki sormayın.Ne güzel bir heyecan bu ne güzel bi birlitelik ruhu.
      Eni konu liste yapmalı, kimseyi atlamamalıyım.
      Bu fuarın benim için en güzel yanı da şu olacak kuşkusuz; ölmeden önce yapılması gerekenler listemin bir maddesini daha gerçekleştirmiş olacağım ve Ayşe Kulin ile tanışacağım...
      Sizler de benim gibi fuar heyecanı içindeyseniz eğer haydi gelin birlikte bakalım fuar takvimine...Kim nerede ,ne zaman...
      Umarım Pazar günü bi şekilde bir standın önünde denk geliriz...Görüşmek üzere...

      Handan...

      4 Kasım 2014 Salı

      | | | 0 yorum
                 
       
       
       
                    Uzun yıllardır Ayşe Kulin okuyorum. Çok severek hem de... Bunu da anneme borçluyum , hayatımdaki birçok güzellik gibi. İlk o tutuşturdu elime Nefes Nefese'yi ve Ayşe Kulin ile tanışmamı sağladı. Sonra sıra sıra tüm kitaplarını okudum. Her birinde Ayşe Kulin'e biraz daha hayran olarak. Beni tanıyanlar bilir. " Ayşe Kulin duvar yazısı yazsa okurum. " derim hep şaka ile karışık. Eksiksiz bir Ayşe Kulin arşivim var ki çok kıymetlim. "Ben bi türlü kitap okuyamıyorum , akıcı bir kitap bulamadım ." diyen birçok kişiye tavsiye hatta hediye etmişliğim vardır Ayşe Kulin kitaplarını. Okumayı sevdiren , bunun yanında ülkemizin belli bir dönemine ait geçmişini öğreten, akıcı dili ile zorlamayan , yormayan bir yazar Ayşe Kulin .
       
       






                Gizli Anların Yolcusu ile tüm okuyucularını olduğu gibi beni de şaşırttı evet. Alıştığımız Ayşe Kulin tarzının dışında bir konu ile çıktı bir anda karşımıza. Sonra Bora'nın Kitabı , sonra Dönüş ile devam etti bu farklı konu , karakterler. Bu anlamda bir çok okurdan nedense! olumsuz eleştiriler almaya başladı. Başka konu mu yokmuş? Ticari kaygı ile yazılmışmış vs vs . Yabancı bir yazarın yazdığı konusu birbirinin devamı olan aynı karakterlerin olduğu  bir sürü kitabı alıp bayıla bayıla okuyan insanım, neden söz konusu bir Türk yazar olunca böyle bir hassasiyet içine girdi acaba çok merak ediyorum. Şimdi son kitabı Handan çıkınca iyice ayyuka çıktı bu hassas okuyucu ! profili. Neymiş efendim artık birilerinin bu konunun sıktığını yazara söylemesi gerekiyormuş. Halide Edib'i neden bu işe karıştırıyormuş falan filan.Yapmayın bunu lütfen yapmayın.
       
              Burada kimseyi ,hiçbir şeyi savunuyor değilim. Kaldı ki benim savunmama ihtiyacı da yok yazarımızın. Sadece kişisel fikrim burada sizlerle paylaştıklarım. Benimle aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. Konu bizim yazarlarımız olunca çok kolay harcıyoruz çok acımasız oluyoruz nedense. Kendi kültürümüzden beslenen bir yazar söz konusu. Üstelik birçok kişiye okumayı sevdirdiği gibi koca bir gerçek varken ortada. Bir araba laf ettim yine ama söz konusu Ayşe Kulin olunca tutamadım kendimi.






       
       
       
                 Gelelim Handan'a ... Handan'ı zaten tanıyoruz biz Gizli Anların Yolcusu , Bora'nın Kitabı'nı okuyanlar. Okumayanlar da bu kadar lafın üzerine sanıyorum saydığım tüm kitapları okuyacaklar meraktan Handan küçük bir Ege kasabasında bir otel odasında çıkıyor karşımıza. Odadaki komidinin çekmecesinde bulduğu bir kitabı , Halide Edib Adıvar'ın Handan'ını okumaya başlıyor 25 yıl gecikmeli olarak. Bu gecikme meselesini kitabı okurken anlayacaksınız. Handan hem Handan'ı okuyor hem de kendi iç hesaplaşmasını yapıyor. Kendi geçmişine dönüyor ve biz o arada daha yakından tanıyoruz İlhami Bey'in ortağı Handan Hanım'ı. Biz Gizli Anların Yolcusu'nda Bora'ya üzülüp İlhami'nin derdine yanarken suçladık hep Handan'ı. Sinir bozucu kadın  karakteri idi okuyucu için. Oysa Handan, Bora ölüp İlhami gözaltına alınınca kaçar gibi gittiği Amerika 'da neler neler yaşamış. Öyle sağlam ki yaşadığı üzüntü; aşklarını , hırslarını bir kenara bırakıp bambaşka bir kadın olarak dönmüş bir yıl sonra İstanbul'a ve yanında çok özel bir emanetle. Yeni Handan'ı ve İstanbul'a dönünce yaşadıklarını okumayı size bırakıyorum. Benim son olarak söyleyeceğim, hem yeni Handan Hanım'ı hem de kitabı çok sevdim.Sürprizlerle hoş tesadüflerin yanı sıra, kadının  geçmişten günümüze geldiği nokta  ve Gezi'yi oldukça ayrıntılı nakletmesi ile de şaşırtan bir Ayşe Kulin romanı daha size ....Keyifli okumalar diliyorum...
       
             
       
       
       
       
       
       
       
                    Ayşe Kulin'in  bi süredir tekrar Remzi Kitabevi'nde.Kitabevleri arası yolculuğunu da bize Hayal isimli kitabında anlatmıştı...Hiç Ayşe Kulin okumadıysanız ya da Ayşe Kulin kitaplarının çoğunu okuduysanız Hayal'i şiddetle tavsiye ediyorum
       
       
      kaynak:www.kitapyurdu.com
       
       
       
       
       
       
              Tanımayan, bilmeyen, en az bir kitabını bile okumayan  ya da duymayan yoktur eminim ama yine de yazarımız Ayşe Kulin hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler olabileceğini düşündüm...
       
       
                                                        Ayşe Kulin'in resmi web sitesi ..  
      kaynak :www.hurriyetaile.com

      ... 






      Kitabımızda Handan'a yarenlik eden bir Handan daha var. Halide Edib Adıvar'ın Handan'ı. Birlikte  hatırlamaya ne dersiniz? ...






       
      www.kitapyurdu.com

      
      kaynak : www.kitapyurdu.com