İki Şiirin Arasında

24 Aralık 2014 Çarşamba

| | | 0 yorum
 
 
 
  
      Aile Çay Bahçesi'ydi okuduğum ilk Yekta Kopan kitabı. Çok beğendiğimi ve diğer kitaplarını da okumak istediğimi yazmıştım yorumumda. İki Şiirin Arasında'yla yine Yekta Kopan'ın o sıcacık öyküleriyle buluşmak hasret gidermek çok keyifli idi. Öyle güzel ki Yekta Kopan öyküleri. Sanki sizi yazıyormuş gibi, gençlik aşkınızı, ilk özlemlerinizi , hayal kırıklıklarınızı , mutluluklarınızı sizin için yazıyormuş gibi. Öyküler sanki tüy gibi yumuşak fakat bir balyoz gibi sert oluyor etkisi...Kulağınıza o bildiğiniz ses tonu ile anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz okurken. Kısacası keyifli iş Yekta Kopan okumak.
 
   Bu kez iki bölümden oluşuyor kitabımız .Birinci bölüm Biraz Konuşabilir Miyiz?  İlk öykü Şarkılar Seni Söyler...Bir rakı masasında çocukluk arkadaşları ile demlenirken içinde bir hesaplaşma yaşayan, tuhafiye dükkanı kadar karmaşık olan baba oğul ilişkisini sorgulayan bir adamın hikayesi...Babanızı mahalledekilerden daha az tanıyor olmak nasıl can yakıcı olmalı bi düşünün....
Bölümdeki diğer öyküler Aşkın Ne Olduğunu Bilmiyorsun, Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi ,Öğretmen, İki Şiirin Arasında... Ben bu bölümden hatta tüm kitaptan en çok iki öyküyü beğendim. İlki öğretmen.  Buradan bir iki alıntıyı paylaşmak istedim sizinle.... "Arkadaşlarım toprağa düştü, dayandım. Akrabalarım yurdundan koparıldı dayandım. Ama öğrencilerin benden koparılıp işkence alındığında dayanamaz oldum , çürüdü yüreğim." 

      "Öğrencilerine mektubu sevdirmeyi çok istemiş. Düşünmüş taşınmış , farklı bir şey yapayım , demiş. Öğrencisinin o dönemdeki ruh haline,  edebiyat sevgisine,  hayatına uygun birer şair seçmiş. Artık hayatta olmayan şairler.  "Oturdum masanın başına , birine Can Yücel'in ağzından yazdım, birine Nâzım'ın ağzından. Kimin için Metin Altıok oldum kimi için Cemal Süreya. Bütün mektupların sonunda da dedim ki, ben çoktan öldüm ama bil ki senden gelecek bir mektup yaşadığım günleri daha değerli kılacak benim için, üşenmez de iki satırcık karalarsan mutlu olurum. Sonra koydum mektupları zarflara , yazdım üstlerine öğrencilerin adlarını. Pul da yapıştırdım. Geldim okula, verdim zarfı  Süleyman Efendi'ye. İkinci derse yeni başlamıştık , Süleyman Efendi kapıyı tıklatıp içeri girdi. Hocam , öğrencilere mektup var, dağıtabilir miyim, dedi. Bizimkilerin yüzünü görmen lazım. Nedir bu mektup, kimden geldi, diye hayret içindeler. Alır almaz anladılar tabi ama hiç çaktırmadılar. Hemen katıldılar oyuna anlayacağın. "
       "Cevap yazdılar mı peki?"
        "Ne yalan söyleyeyim , altmış öğrenciden altısı yazsa  bayram edecektim. Altmışı birden yazdı. Bir de oturup o şairin hayatına çalışmışlar falan, ona göre bir şeyler yazmışlar.Hatta aralarında şairine birkaç mektup daha yazan oldu.Bir  öğretmen daha ne ister ki? "
 
 
            Sevdiğim diğer öykü ise kitaba adını da veren İki Şiirin Arasında isimli öykü oldu. Bu bir mektup aslında...Bir adamın ölmüş karısına yazdığı bir mektup. Mektubunda karısına bizim öğretmenden de bahsediyor hatta ...Çok iç burkan bir öykü olduğunu tahmin edersiniz. En fenası da eşinin sağken arayıp bulamadığı nüfus cüzdanını eşinin ölümünden sonra kitaplığındaki bir şiir kitabının içinde iki şiirin arasında bulması. :(
 
           Kitabın ikinci bölümü Daha Önce Tanışmış Mıydık? Bu bölümde de nefis öyküler var. Ha bu arada neden böyle ayrılmış kitaptaki öyküler bilemedim ama öykülerin bi kısmı ilk kez okuyucu ile buluşuyormuş bir kısmı da daha önce çeşitli dergilerde yayınlanmış...  İlk bölüm, “Biraz Konuşabilir miyiz?”de “Şarkılar Seni Söyler” ve “İki Şiirin Arasında” ilk kez okurla buluşuyormuş. “Aşkın Ne Olduğunu Bilmiyorsun” Granta Türkiye'nin ilk sayısında, “Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi” ve “Öğretmen” de Ot dergisinde yayımlanmış. “Daha Önce Tanışmış mıydık?” adlı ikinci bölümdeki bazı öyküler Hayalet Gemi dergisinde çıkmış. Ben ikinci bölümde en çok Şerbetçi isimli öyküyü sevdim. Uykusuzluk hastalığına kapılan bir halkı ,kasabanın delisi ormandan topladığı malzemelerden yaptığı bir macun ile bu dertten kurtarmış. Adına Şerbetçi denen bu adam ormana gider macunu yapar ve herkese tek tek dağıtırmış. Bir gün insanların kendilerine verilen macunu sattığına tanık olarak kasabayı terk etmiş ve kasaba yeniden uykusuzluğa mahkum olmuş...Kendisi de uykusuzluk hastalığına yakalanan bir adamın gidip Şerbetçiyi buluşunun öyküsü...
        Yine keyifle okuyacağınız, hayatta es geçip ,atladığımız bazı anlarımızı hatırlatan nefis bir Yekta Kopan kitabı...Uzun süre etkisinden kurtulamayacaksınız....
 
 
 
              
 
               YEKTA KOPAN, 1968’de doğdu. Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Aşk  Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adlı kitabı 2002 Sait Faik Hikâye Armağanı’na, Karbon Kopya adlı kitabı 2007 Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne, Bir de Baktım Yoksun adlı kitabı da 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne ve 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü değer bulundu. Çocuk kitabı Burun 2009’da yayımlandı. Kitapları çeşitli dillere çevrildi. Son olarak 2013 yılında Aile Çay Bahçesi adlı romanı yayımlandı.
 
Yekta Kopan’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları:
 
 
 

Böğürtlen Kışı

22 Aralık 2014 Pazartesi

| | | 0 yorum
 

    Kitabım biteli çok oldu. Ama yazamadım. Çünkü çok feci hasta oldum ama öyle böyle değil yorgan döşek. Hani okuduğumuz kitaplar etkiler bizi falan deriz ya sanırım Böğürtlen Kışı'nda fena üşüttüm ben. Cuma gecesinden beri şişmiş bademcikler ve lenf bezleri ile ateşler içinde yatıyorum. Hatta bu yazıyı da size kendimi azıcık iyi hissetmeye başladığım bir gün yatağımdan yazıyorum. Affınıza sığınarak efendim:)
      Latife ediyorum tabi okuduğu kitaptan hasta olan ilk ve tek insan olarak literatüre geçmeye niyetim yok ama şaka bir yana dikkat edin kendinize bu kış grip fena vuruyor. Okuduğum ikinci Sarah Jio kitabıydı Böğürtlen Kışı ve şunu artık rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kadın acayip yazıyor. Kitabın ilk sayfalarından itibaren müthiş bir öykünün içine çekiliyorsunuz. Hayatımızın içinden karakterler, mekanlar, her şey gözünüzün önünde canlanıyor. Okumuyor adeta yaşıyorsunuz. İşte ben de bildiğiniz daha doğrusu bu kitap sayesinde öğreneceğiniz mayıs ortasında kışı yani böğürtlen kışını  yaşadım adeta okurken. 
      


      

       İki farklı kadın...İki farklı yüzyıl.

       Vera 1933'ün Seattle'ında fakirliğin ve yokluğun kol gezdiği yıllarda üç yaşındaki oğlu ile yaşayan ve geceleri otelde temizlik yaparak geçimini sağlamaya çalışan genç bir kadın. 
     
      Claire günümüz Seattle'ında  oldukça güzel ve varlıklı bir hayat yaşayan başarılı bir gazeteci.
     
     Bu iki kadının da yaşamları bebeklerini kaybetmeleri ile birlikte alt üst olmuştur. Bu enteresan benzeşmeyi ortaya çıkaran ise yaklaşık yüz yıl sonra tekrarlayan kar fırtınasıdır. Müdürü bu enteresan meteoroloji olayını inceleme ve bununla ilgili bir makale yazma işini  Claire'a verir. İlk bakışta olay hiç ilgisini çekmez ancak arşivlere bakıp ta kendisi gibi bebeğini kaybeden bir kadına  rastlayınca ve bebeğe ne olduğuna dair en ufak bir bilginin olmadığına görünce konu ilgisini çekmeye başlar.Araştırdıkça yeni şeyler öğrenir ve hikaye gittikçe ilgi çekici hale gelir. Sonrasında  her iki yüzyıla ait sıcacık aşklar, çaresizlikler, aldanmalar, aldatmalar, acılar, sevinçler, umutlar ,umutsuzluklar sunulacaktır size...Vera ve Claire'in inanılmaz bir şekilde birbirine varan hikayelerini Sarah Jio'nun şahane anlatımı ile okuyacaksınız. Kitabın en güzel tarafı ise hikayeyi bize sadece Claire'in anlatmıyor oluşu. Hem Vera 'dan hem Claire' dan dinliyoruz olan biteni.

       Elinizden bırakmadan bitireceğiniz çok ama çok keyifli bir kitap Böğürtlen Kışı. İyi okur olma endişesini bir kenara bırakın da arada sırada böyle keyifli kitaplarla ödüllendirin kendinizi. Hayat Milena'ya Mektuplar 'la ,1984'lerle geçmiyor. Keyifli, sağlıklı bol okumalı günler diliyorum...:)

       Yüzünün güzelliği kitaplarına yansımış yazarımızı biraz tanımaya ne dersiniz?
 
     Sarah JIO, gazeteci, köşe yazarı ve şimdi kitapları dilden dile çevrilen duygulara dokunan bir yazar.New York Times'ın çok satan yazarlarından biri  Sarah Jıo.Asıl mesleği gazetecilik olan, kendi köşesinde hayatın her alanında yazıları ile okuyucu kitlesine seslenen sempatik bir isim. Eşi ve üç çocuğu ile Seattle'da yaşamaktadır.
 
 
 
 
Yazarın diğer kitaplarına buradan kolayca ulaşabilirsiniz...Üstelik set halinde de satılıyor.
 

Oğullar Ve Rencide Ruhlar

16 Aralık 2014 Salı

| | | 2 yorum

   Beş yaşında zamanın çok acımasız olduğunu ve
hızla yaşlandığınızı düşünüyorsanız siz Alper Kamu'dan başkası olamazsınız :)
 
         Oğullar ve  Rencide Ruhlar aslında sıradan bir cinayet romanı olabilirmiş. Tabi tüm yaşananları bize beş yaşında , bu yaşın insanın en olgun çağı  olduğunu söyleyen ve ondan sonra çürümenin başladığına inanan, zamanın acımasız olduğunu ve hızla yaşlanmaya başladığını düşünen bir çocuk anlatmıyor olsaydı.
      Alper Kamu beş yaşında ama büyümüşte küçülmüş deyimin yanında az kalacağı tam bir velet :) Nietzsche, Kafka, Gauguin, Baudelaire okuyor, devlet meselelerinden, rüşvetten ,derin devletten, sokak çetelerinden ,polis soruşturmalarından, kadınlardan ,cinayetin gerçek zanlısının bulunmasından falan haberdar...
    Alper oyuncaklarıyla oynayıp ,çizgi film izlemek yerine geceleri canı sıkılınca sokağa çıkıp yürüyüş yapıyor:) Komik olmadan güldüren bir kitabın oldukça sıra dışı kahramanı yani anlayacağınız. Güldürmek konusunda oldukça iddialı olduğunu da burada eklemeliyim...
     Alper, bir akşam sıradan yürüyüşlerinden birini yapmak için sokağa çıkar. Karşı komşu Hicabi Bey'in camlarının kırıldığını ve eşyaların dışarı atıldığını görür. Eve girdiklerinde Hicabi Bey'in öldürülmüş olduğunu görür.Sonrasında bir cinayet soruşturması başlar. Ben burada ayrıntılara girip kitabın keyfini kaçırmak istemiyorum. Siz okumaya karar verdiğinizde inanılmaz lezzetteki kurguya kaptıracaksınız zaten kendinizi.
   Biraz karakterlerden bahsetmek istiyorum. Alper Kamu zaten anlatılmaz ancak okunur :) Onu hemen geçiyorum.
  •    Kansız Cemal, Cemallettin mahallenin fırlamaları...Elde sopa yan mahalleye baskına giden klasik bitirim tipler...
  •    Gazanfer,  Cemallettin'in abisi fakat mahallenin tüm çocuklarının olduğu gibi Alper'in de belalısı...
  •    Hakan Alper'in ana kuzusu arkadaşı. Ödevlerini ona yaptırmak için evine çağıran ve gece yatarken hala süt içen bildiğimiz çocuk işte :) Kitabın sonuna kadar bir mektup hikayesi devam edip duruyor ki sonunu beklemeye değer...Hakan'ın mektubu...Gözyaşlarınızı tutamayacaksınız :)
  •    Ruhan Bey mahallenin gizemli kişisi, kendi gibi gizemli  eski bir köşkte yaşar. Kimi kimsesi olmadığı gibi, evine geleni gideni de yoktur. Necla Hanım'ın..... Yok yok Necla Hanım'dan bahsetmemeliyim. Hemen sustum :)
  •    Hicabi Bey emekli polis memuru, kulakları duymadığı için televizyonunun sesi tüm mahalleli  tarafından duyulan ve pek tanımaya fırsat bulamadan cinayete kurban  giden karşı komşu.
  •    Deli Ertan, adı üstünde işte mahallenin delisi ve zavallıcık malum  cinayetin zanlısı olarak içeri alınıyor pek dolaşamadan bu hikayenin içinde.
  •    Erkin ve Koray mahallede yaşayan yegane üniversiteli gençler. Her daim gürültülü müzikler dinleyen uzun saçlı tipler bunlar...
  •    Alev Abla ve annesi Remziye Hanım Alperlerin yan komşusu. Alev Abla'ya çaktırmadan ilgi duyuyor sanki ama bilmem ki hikayenin ilerleyen zamanlarında bu ikili arasında neler yaşanacak :))))  
  •    Metin Bilgin cinayeti soruşturan Alper'e kafayı takmış bir savcı. Oldukça ilginç bir tip olduğunu siz de okuyunca göreceksiniz... 
  •    Alper'in babası ve annesi...Baba bir devlet dairesinde çalışır. İşten çıkar biraz içer sonra eve gelir. Bulmaca çözer, Gazete okur.
  •    Anne de babası ile aynı devlet dairesinde çalışır. İşe gider ,eve gelir, yemek yapar, banyoya girer çamaşır yıkar, yıkar, yıkar...
  •    Erdoğan Bey, Alper'in babasının müdürü...Klormatik gözlüklü, tam bi torpil ve yolsuzluk canavarı. Üstelik Alper'in babasını Erzurum'a tayin etmeye çalışıyor. Nasıl sevsin onu Alper:)
  •   Rebi ve Şemi Abiler, rahmetli Hicabi Bey'in oğulları. Onlar da az dalavereci değiller laf aramızda...
  •   Öztürk, Alper'in babasının çocukken ölmüş çocukluk arkadaşı  ama hep onlarla yaşamış  belki babasının belki Alper'in hayallerinde. Alper'in yatağının altından açılan kapıdan geçilen diğer dünyada yaşayan ruh ikizi...Söylemeden edemeyeceğim Öztürk'ün yanına gittiği ve insan vücudunun içine girerek ,beyne yerleşip insanın hafızasını yiyen "geçmişyiyicilerle" savaştıkları bir bölüm var ki; adı Böyle Uyurdu Zerdüşt...Ben en çok bu bölümü sevdim. Kitap bittikten sonra biraz araştırınca  kitabın bu bölümüyle ilgili olarak Alper Canıgüz'ün  "kitabımdaki 'böyle uyurdu zerdüşt' bölümünün gereksiz olduğunu söyleyenler oldu, diyorum ki ben, bu kitap o bölüm için yazıldı"  dediğini öğrendim. Hay ağzına sağlık, dedim ben de kendi kendime...
 
Muhallebinizi yiyip , arabalarınızla oynamak yerine bir cinayeti aydınlatmaya çalışıyorsanız
siz Alper Kamu'dan başkası olamazsınız:)
 
 
 
     Yazardan bahsetmişken kitaba başlar başlamaz bi Ruhi Mücerret, bi Murat Menteş havası aldım. Yine okuma sonrası araştırmalarımda edindiğim bilgiyi sizlerle paylaşmak isterim. Meğer Murat Menteş ile Alper Canıgüz pek yakın iki arkadaşmış. Şimdi anlaşıldı tarzlarda ve üsluplardaki benzeşme...
 
   Sanıyorum ilk defa bir kitap yorumunda  böyle uzun uzun  karakterler üzerinde konuşuyorum. Ama bu karakterleri okuyup ta bu kitabı merak etmemiş olmanız imkansız. Bana kalırsa yani bana sorarsanız, Alper Canıgüz şahane yazmış ve siz de mutlaka okumalısınız ...
 
 
 
 
  İşte yazarımız, ben çok ama çok sevdim. Önce biraz kendisini tanıyalım sonra da diğer kitaplarına göz atalım...
                                                   
 
 
                                                   
                                                         ALPER CANIGÜZ
 
 
 
 

Aziz Bey Hadisesi

13 Aralık 2014 Cumartesi

| | | 1 yorum

                                             

     Ayfer Tunç okudunuz mu daha önce bilmiyorum ama okumadıysanız bu kitapla hemen bugün başlayın derim size. Zaten öbür kitaplarını da okumak isteyecek ve bir süre sonra siz de benim gibi sıkı bir Ayfer Tunç okuyucusu olacaksınız. 

    Aziz Bey Hadisesi küçücük bir kitap. 88 sayfalık bir öykü kitabı. Su gibi akıp giden dili ile elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. 

    Kitap bir hadise ile başlıyor. Meyhaneci Zeki , Tamburi Aziz Bey'i yakasından tuttuğu gibi meyhaneden dışarı atıyor. Kimileri bu hadisenin yaşandığına inanamıyor. Kimileri bu hadise Aziz Bey'e yakışmadı diyor. Meyhaneci Zeki bu hadiseyi ömrünün sonuna kadar unutamadığı gibi acısını yüreğinin en derin köşesinde, aldığı her nefeste hissediyor. Tabi biz o esnada Aziz Bey'i tanımıyoruz. O gece yaşanan hadisenin yaşanmasına yol açan, tesadüflerle dolu harcanmış, ziyan olmuş yaşam hikayesini bilmiyoruz. Sonra sayfaları çevirdikçe; öyle olmasaydı şöyle olmazdı ama şöyle oldu da bu oldu, diyerek yavaş yavaş Aziz Bey ile birlikte yaşamaya başlıyoruz o makus talihi.
    Aziz Bey gençliğinde iki dirhem bir çekirdek gezen, burnu havada, yaptığı her şeyin mutlak doğru olduğunu  düşünen bir adamdır. Tesadüfen tambur çalmaya başlamış hatta yine burnunun dikine giderek babasının karşı çıkmasına rağmen dört elle sarılmıştır tambura.Yine bir tesadüf eseri denk gelinen kara gözlerin sahibi Maryam'ın peşine düşerek  Beyrut'a gidilmiş. Gel diyenin , "Bana mı sordun da geldin?! "  demesi ile,Beyrut sokaklarında bir kedi yavrusu gibi kala kalınmıştır...Ermeni Toros sayesinde Beyrut'ta ayakları üzerinde durmayı başarmışken ,Samatya'nın deniz kokan parke taşlı sokaklarını özleyip, dayanamayıp İstanbul'a dönülmüştür. Döndüğünde bıraktığı gibi bulamamıştır evini...Annesi yoktur, babası da varlığı yokluğundan daha çok can yakıyordur. Yapayalnız bir başına kalır ama yine de kuyruğunu dik tutup kendi doğrularına göre hayatını yaşamaya devam eder. Meyhanelerde tambur çalarak kendince en yüksek yerlere gelir. Ve sonra Vuslat kedi gibi sokulur hayatına. Sonra mı ?Bu kadar yeter , çok bile anlattım... 

    Özetle güneşten ağır ağır gölgeye çekilir gibi , pek te anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli yüzünden kederlere geçişin hikayesi  Aziz Bey Hadisesi (arka kapaktan)

     Bu kısacık öyküde bu kadar net canlanan ve yanı başımızda hissettiğimiz bir karakter Aziz Bey. Kitabın başında yaşanan ve neden yaşandığını çok merak ettiğimiz hadise ile biter öykü. Ve ilk sayfadan son sayfaya kadar hadisenin olduğu geceye ulaşırız adım adım sayfa sayfa...

   Son uyarı , mutlaka ama mutlaka okuyun bayılacaksınız....


   Daha önce okuduğum Ayfer Tunç Kitaplarına göz atmak isterseniz...


Yeşil Peri Gecesi

Kapak Kızı

Suzan Defter

Dünya Ağrısı

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi



 
    
 
 
 
 
 
    

Kelebek ve Dalgıç

12 Aralık 2014 Cuma

| | | 0 yorum
 

        Daha önce de söylemiştim, okuduğum bazı kitaplar beni başka kitaplara ,onlar da başka kitaplara götürüyor ve ben böyle kitaplara bayılıyorum ...Bir süre önce okuduğum ve finalinde göz yaşlarımı tutamadığım  Senden Önce Ben isimli kitapta görmüştüm Kelebek ve Dalgıç'ı.Çok meraklanmış ve hemen okumak istemiştim kısmet bugüneymiş.
 
      Kelebek ve Dalgıç kurgulanmış bir hikaye değil. Jean Dominique Bauby'nin gerçek yaşam hikayesi. Üstelik kitabın yazılışı da (az sonra anlatacağım gibi ) çok ilginç.
 
 
  
      Kitaptan bahsetmeden önce hoş bir ayrıntıyı aktarmak istiyorum size ...Kitaplarımı çizmeyi ,boyamayı hiç sevmem normalde ama bu kitap resmen "Boya beni "diye bağırdı bana. Tüm bölümlerin başında birbirinden farklı kelebek çizimleri var ve sanki okuyucu boyasın diye renklendirilmeden bırakılmış. Okurken hayal ettiğin renklerde bir kelebek oluşturup ,öyle devam etmek için okumaya. Bayıldım bu işe ama boyamaktan okuyamadığımı da eklemek isterim...İşte kızımla boyadığımız kelebeklerden birkaçı...Fena bağımlılık yapıyor uyarayım...:)


        Şimdi gelelim bu yürek burkan ve bunun yanında yaşadığımız her anın belki de sağlıklı son anımız olabileceğini tokat gibi yüzümüze çarpan ve elbette bolca şükretmemizi sağlayan gerçek yaşam hikayesine...
 
     Bay Jean Dominique başarılı bir gazeteci. Elle dergisinin genel yayın yönetmeni. Yakışıklı genç ve maalesef hayatının en güzel evresinde kan damarı tıkanıklığının yol açtığı ciddi bir kaza sonucu bütün vücudu felç olan ve locked-in sendromu ile yaşamayı öğrenmek zorunda kalan bir aile babası.Tutku dolu, edepsiz ,şimdiye kadar başarısızlıkla hiç tanışmamış bay Jean Dominique  geçirdiği  beyin kanaması sonucunda acıya doğru ilk adımını atar.

     Bir hastane odasında gözlerini açtığında karşısında doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar, terapistler kısacası bir sağlık ordusu bulur. Ona sorular soran bu insanlara cevap verir, verdiğini zanneder. Ancak kendi sesini sadece kendisi duymaktadır ,çünkü sol gözü dışında her bir milimetre karesi felç olmuştur. Bu durumu kabullenmekte ve yeni haline  alışmakta oldukça zorluk çekse de Jean Dominique, vücudunda sol gözü dışında felç olmayan iki şey daha keşfeder...Hafızası ve hayalleri... 


      İşte bu noktadan sonra konuşma terapistinin de yardımı ile hayatına giren bir kadın, onun içine kısılıp kaldığını hissettiği dalgıç giysisini üzerinden sıyırmasına yardımcı olur. Konuşma terapisti özel bir alfabe ile sol gözünü kırparak konuşuyormuş gibi kendini ifade etmesini sağlamaktadır.Terapist, Jean Dominique'in  daha kolay  iletişim kurabilmesi için, harfleri Fransızcadaki kullanılma sıklığına göre sıralar (E, L, A, O, I, N, S, D, vs.) ve yüksek sesle okur. Doğru harfe geldiğinde Jean Dominique göz kırpmakta ve bir sonraki harfe geçilmektedir.Daha sonra bulunan gönüllü bir iyilik meleği bu yöntemle kitabın yazılmasını sağlar. Bıkmadan usanmadan sonsuz bir sabırla...

       Yine bir şarkı ...Bu kez Jean Dominique Bauby'nin sağlam bir dünyalı iken ( bu kendi tanımlaması )  radyoda dinlediği son şarkı olması özelliğini taşıyor...İlginizi çekebilir diye düşündüm...Ancak ben hiç sevmedim :( Son an için kötü bir şarkı denk gelmiş...



     Hiç adetim değildir ama bu kez kitabın tamamını anlattım sanırım. Yine de okumak gibisi yok....Cidden bir mucize sadece sol göz kullanılarak bir kitap yazdırılabilmiş olması ...

     Kesinlikle ama kesinlikle okumalısınız diyorum bu kez...



     Elbette bu kadar özel bir kitap ve yaşam öyküsü yönetmenlerin de ilgisini çekmiş ve beyaz perdeye aktarılmış. Bu kitabın filmi olsa da izlesek diyen ve işin kolayına kaçanların çok sevindiğini buradan bile görür gibiyim şu an ...:)



kaynak:wikipedia
YönetmenJulian Schnabel
YapımcıKathleen Kennedy
Jon Kilik
SenaristJean-Dominique Bauby
(Hatıra)Ronald Harwood
(senaryo)
OyuncularMathieu Amalric
Emmanuelle Seigner
Marie-Josée Croze
Max Von Sydow
MüzikPaul Cantelon
Görüntü yönetmeniJanusz Kaminski
DağıtıcıPathé Renn Productions (Fransa)
Miramax Films (ABD)
TürüBiyografi,Dram
Yapım yılı2007, Fransa
Süre112 dakika                                       ( www.wikipedia.com)
 
 
 
 
 
 Filmi sorunsuz izlemeniz için  vereceğim bir link ile, bir yorumumuzun daha sonuna geliyoruz. Tercih sizin dilerseniz okursunuz, dilerseniz izlersiniz, dilerseniz benim gibi her ikisini de peş peşe yapıp unutulmazlarınıza bir yenisini eklersiniz.... 

                                           FİLMİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN....
 

Milena'ya Mektuplar

8 Aralık 2014 Pazartesi

| | | 5 yorum
                                
          Yazılı iletişim iletişimin en zor şekli bana kalırsa. Çünkü karşınızdaki kişinin gözlerine bakmadan , mimiklerini görmeden , sesinin tonunu duymadan kendi ruh halinizle okuyorsunuz yazılanları. Bu nedenle de yanlış anlamaya çok müsait. Tek iletişim şeklinin mektup olduğu o yıllarda yaşanan aşklara o yüzden hayranım biraz da.  Ama bu kitaptaki aşk bana kalırsa başından sonuna kadar hastalıklı. Gerçekten de  mektupların her iki ucundaki insan da hasta ama benim bahsettiğim hastalık bu değil. Milena evli ve  kocasını seviyor da üstelik. Sanıyorum her insanın yumuşak noktası olan merak bir de hoş laflar okumak kendine dair ve egosunun okşanması onu Franz ile mektuplar üzerinden bir aşk yaşamaya itiyor. Öyle böyle değil ama her gün , hatta aynı günün farklı saatlerinde yazılıyor mektuplar. Biz sadece Franz'ın yazdığı mektupları okuyoruz. Milena'dan gelenleri göremiyoruz. Franz'ın  yazdığı mektuplardan Milena'nın ne yazdığını çıkarmaya çalışıyoruz. Bu da oldukça yorucu. Ayrıca mektupta da olsa sürekli konuşan bir adam beni ziyadesi ile sıktı. Bir kadına yakın olmak için odasındaki dolap olmaya razı olan  hatta o dolabı kıskanan bir aşık adam hayal edin. Her şeyin fazlası zarar derler ya aşkın da fazlası, karşıdan  bakanı  bile perişan edebiliyor. Karşılıklı acı çekmekten başka işe yaramayan bu hastalıklı sevdanın şahitleri  olan mektupları okumak isterseniz bu kitabı okuyun derim.

 fotoğraf : www.beatkusagi.com

       Bu kitaptan sonra da bir tespitimde yanılmadığımı görmek mutlu etti beni. Herkesin çok çok beğendiği , gerçekten çok güzel , şahane dediği kitapların bir çoğunu sevmiyorum ben. Hep bir ağızdan tüm insanlar bu eser inanılmaz başarılı diyorsa ben artık bir adım geri durmaya karar verdim. İnsanın kendisine acı çektiren hiçbir yere gitmeyen bir gönül ilişkisini bu kadar dramatize etmesi niyedir ki acaba ? Cidden anlam verebilmiş değilim. Yaşlanıyor muyum? Aşka inancımı mı yitiriyorum? Baştan olmayacak duaya âmin demek olduğunu anladığım  bir aşkın yazılı iletişimini okuduğum için mi keyif vermedi bilmem ama ben hiç sevmedim. Bana kalırsa ziyan olmuş iki insan , iki hayat😔 

      Ben neden okudum bu kitabı ? Kitap Ağacı okuma grubum ile Aralık ayı kitabımızdı ...Onlar sayesinde aklımın ucundan geçmeyen kitapları da okumuş oluyorum siz de katılsanıza ...



     Binlerce mektuptan minicik bir paragraf bile yetiyor bu kangren aşkı anlamaya. Buyurun kendiniz okuyun ve siz karar verin bu kitabı okuyup okumayacağınıza.😊

    "Aslında hep aynı şeyi yazıyoruz. Bir ben sana hasta olup olmadığını soruyorum , bir sen bu konuda yazıyorsun. Bir ben ölmek istiyorum , bir sen ; bir ben pul istiyorum , bir sen ; bir ben küçük bir oğlan çocuğu gibi ağlamak istiyorum , bir sen benim önümde küçük bir kız çocuğu gibi...Ve bir kez , on kez, bin kez, sürekli senin yanında olmak istiyorum, sen de aynısını söylüyorsun. Yeter artık, yeter. "


      Benim ilgimi yazılanlar ve yaşanan aşktan ziyade , yazılan mektupların yollanmasında  kullanılan yöntemler çekti. Bildiğimiz klasik postahaneye götürüp mektubunu postalama dışında bir de pnömatik posta var ki çok ilgimi çekti açıkçası. Biraz araştırdım, bakalım neler bulmuşum ? 

Prag'da 1887'de kurulan 60 kilometrelik pnömatik sistemin kontrol paneli


                                          https://eksisozluk.com/pnomatik-posta--2155334




         Yazarımız Franz Kafka herkes tarafından tanınan bir yazar. Adını bu kadar iyi bilirken kendisi hakkında neler biliyoruz acaba? Haydi gelin bildiklerimizi tazeleyip eksiklerimizi tamamlayalım...Buyrun Franz Kafka ...


Bu lafı eden birinin , yıllarca ümitsiz bir aşk için
gece gündüz mektup yazdığına inanmak cidden güç...


 
Yılın son ayı ,
yıl bitmeden daha çooook kitap okumak lazım...
Bol kitaplı günler diliyorum...


 

Beş Şehir

3 Aralık 2014 Çarşamba

| | | 0 yorum
 
 
    Ahmet Hamdi Tanpınar'ın milli eğitim müfettişliği yaparken gezdiği Ankara ,Erzurum ,İstanbul, Konya ve Bursa'yı anlattığı Beş Şehir okuduğum ikinci Tanpınar kitabı .Daha önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okumuştum. 
      Beş Şehir'de anlatılan şehirlerin en büyük özelliği Türk Devletleri'ne başkentlik yapmış olmaları. Yazar şehirleri gördükleri üzerinden eskiye giderek anlatmış. Ben de gittiğim şehirlerde ki üzülerek söylemeliyim çok az şehrini gezdim güzel memleketimin; aynı hisse kapılırım hep. Eskiden buralarda kimler ne hayatlar yaşamışlar diye düşünürüm. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar öyle güzel anlatmış ki ,kitabı okurken dedim ki kendi kendime, alsam elime bu kitabı ,bu beş şehri tek tek gezsem. Tanpınar'ın anlattığı her yere bir bir gitsem. Dahası da var...Hatta dedim, kitapta adı geçen herkesi araştırsam. Bu kitaptan yola çıkarak kendimi  koca bir bilgi denizine atsam. Kim bilir belki bir gün bunlara vakit bulabilirim...O zamana kadar, kitabımı içine bir hatırlatma notu da koyarak kütüphaneme kaldırdım.
      Kitabın dili bize göre oldukça ağır ama  okurken anlayamadığım kelimeler için Google'a bakması bile keyifli idi. Zaten seviyorum eski ağdalı kelimeleri. Üşenmeyip not etseydim güzel bir kazanım olacaktı benim için ama üşendim ;) Benim bu üşenmelerim, bazı şeyleri ötelemelerim hep dar zamanlarda, uykumdan feragat ederek okumaktan. Tüm kitaplardan özür dilerim onlara gereken zamanı ayıramıyorum, uzun uzun öncesi ve sonrası yapamıyorum ama elimden gelen bu ...
        İstanbul'un anlatıldığı sayfalarda kendi semtimle alakalı öyle güzel bilgiler vardı ki. Mesela görev yaptığım okulun hemen yanında Sümbül Efendi Camii var. Burnumun dibindeki tarihi bilmiyor olmak ta benim ayıbım biliyorum ama .Bilmemek değil öğrenmemek ayıp demişler, hatırlatırım... Size bu bölümden bir kaç cümle aktarmak isterim.
 
 
    " Sümbül Sinan, 2. Bayezıt'ın  veziri Koca Mustafa Paşa'nın camiini zaptetmiştir.
 
      Daha iyisi,bu semti İstanbul'un peyzajının şairinden dinleyelim;
 
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada.
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.
 
.....
 
Ne leddüni gecedir!Ta ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sümbül Sinan'ın ruhu yanar.
                      Yahya Kemal Beyatlı
 
Bu camiinin bahçesine girenler, onun havasında dolaşanlar bu Koca Mustafa Paşa'nın 2. Bayezıt'ın berberi olduğunu ve kapıcıbaşısı iken suret-i hususiyede gönderildiğiİtalya'da Cem Sultan'ı zehirlemeye muvaffak olduğu için vezirliğe erdiğini ve belki de Gedik Ahmet Paşa gibi büyük bir gazinin öldürülmesinde rol oynadığını bilmem hatırlarlar mı?Fakat kiliseden değiştirilmiş cami,o küçük kabristan ( sınıfımın penceresinden bakınca görünür),Sümbül Sinan'ın kendisi,yanı başındaki etrafı Yesari yazısı ile çevrilmiş,yıldırım vurmuş çınar orada İstanbul'un en güzel manzaralarından birini yapar."
 
Sağ üst köşede pencereleri  görünen bina görev yaptığım okul
kaynak: www.wowturkey.com
Burada da okulum ve cami yan yana. Bahsi geçen küçük kabristan.
kaynak: www.wowturkey.com
 
Yazıda bahsi geçen yıldırım vurmuş çınar ağacı
 kaynak: www.wowturkey.com




 
              Burada size tüm kitabı ,kitaptaki beş şehri anlatacak değilim. Şunu söylemekle yetinip ilginizi çekti ise bu güzel kitapta anlatılanları keyifle okumayı size bırakacağım; mutlaka okunmalı hatta dili biraz daha günümüze uyarlanıp kaynak kitap olarak öğrencilerin de okuması sağlanmalı.
 
Kitabın sayfalarına bir göz atmak isterseniz diye düşündüm. www.kitapyurdu.com'a bir bakalım mı ?
 
    
     
 
 
    Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkında biraz daha fazla bilgi edinmeliyim diyenler için...
 
 
 
 
 
Kitaba ulaşmak bir tık kadar kolay ...

On Küçük Nefes

1 Aralık 2014 Pazartesi

| | | 0 yorum
 
 
                     Kacey ve Livie iki kız kardeş. Kacey ,kız kardeşi  Livie dışında tüm değer verdiği insanları geçirdiği bir trafik kazasında kaybetmiş. Yaşama tutunmasını sağlayan tek şey olan kız kardeşi ile birlikte hayatta kalan tek yakınları aşırı dindar teyzeleri  ve tacizci enişteleri ile yaşamaya başlamışlar. Eniştelerinin tacizlerine  bir de kendilerine kalan tüm parayı kumarda kaybetmesi eklenince daha fazla dayanamayarak bir gün bir otobüse atlayıp evlerini terk ediyorlar. Miami'de bir daire kiralayıp oraya yerleşiyorlar. Yeni bir başlangıç yapmak , yeni bir hayat kurmak Kacey'nin amacı. Geçmişin can yakan izlerinden kurtulmaya, olan biten her şeyi unutmaya çalışıyor ama nafile.
 
                   Kacey, kardeşi Livie dışında kimsenin ellerine dokunamıyor. Eski Kacey o kazada ölmüş ve geriye karmakarışık , bir yıl boyunca parçalanan bedenini tamir etmeye uğraşmış ama paramparça ruhuna pek bir şey yapamamış bir kız kalmış. Sürekli kaza anında arabanın içinde sıkıştığı ve annesinin son nefes alışını duyduğu kabuslar görüyor. Kendisini , onu mutlu edecek herkese her şeye kapatmış adeta.
          Yeni taşındıkları dairede yakışıklı, karizmatik , seksi ve etkileyici komşuları Trent hayatlarını değiştirebilecek mi ? Kacey etrafına ördüğü duvarları yıkıp yine eski mutlu kız mı olacak ? Trent Kacey'i geri getirmeyi başarabilecek mi? Umutla okuyoruz bu sayfaları. Kacey'nin içinde bulunduğu ruh halinden kurtulmasını istiyoruz biz de okuyucu olarak. (Okuyucuyu hikayesine ortak eden yazarlara bayıldığımı söylemiş miydim;) )
 
       Hepsi hayattan bi şekilde tokat yemiş , yaraları yaralarına değdiği için birbirlerine sığınan insanların yaşadığı bir apartman. Fırtına ve minik kızı Mia, Pete ve yılanı Lenny , ev sahibi Tanner, Kacey ve kız kardeşi Livia ve Trent ....
 
     Kolay okunan , akıcı dili , eğlenceli karakterleri ile bir iki günde bitireceğiniz bir kitap On Küçük Nefes. Yazar bizim için kitabın ilerleyen bölümlerinde şoke eden bir sürpriz de hazırlamış. Çok okumanın kazandırdığı bir meziyet midir yoksa bir önsezi mi bilmem ama bir çok kitabı okurken bu tarz sürprizleri daha başlarda asıl mevzuyu anlayarak berbat etmişliğim vardır. Bu kitapta da öyle oldu ama yanılmadığımı görmek mutlu etti yine beni. Ben kitaptan (okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklar) Grinin Elli Tonu havası aldım biraz. Orada da şahane bir aşk vardı aslında , kimsenin yapamadığını başaran kararlı bir genç kadın vardı. Ama gereksiz bir cinsellik ön plana çıkmış ve sanıyorum kitabı da rakiplerinin arasında ön plana çıkarmıştı. Burada da cinselliğin bu kadar yoğun kullanılması kitabın tarzı ile alakalı olmalı diye düşünüyorum.
 
       Özetle kolay okunan , yormayan , zorlamayan , insanın içini ısıtan sıcacık bir kitap okumak isteyenler, KRP Yayıncılık Hyperion Kitap'tan çıkan Ekim 2014 basımlı bu taze kitabı kaçırmasın derim. 
 
 
          
           Yazarı merak ederim ya ben hep, bu kez yazar hakkında "İlk kitabını ilkokulun kütüphanecisinin ve bir kutu pastel boyanın yardımı ile yayımladı. " bilgisini okuyunca daha bi çok merak ettim. Ontario Kanada'da dünyaya gelmiş. Aslında Tucker kitaplara doyamayan ve fantezilerden genç kız kitaplarına kadar hiçbir kitabı ayırt etmeden okuduğu için tek bir tarza bağlı kalmayan bir okuyucu imiş. Kocası , iki kızı ve bir çok dört ayaklı yaratık ile birlikte Toronto'nun dışındaki bir kasabada yaşıyormuş. Umarım başka kitapları da çevrilir dilimize.


          Kitaptan değil ama kitabın sonunda yazarın notundan aklımda kalan cümle ,
 
        "Bu kitap bir kişinin bile birkaç içki içtikten sonra direksiyon başına geçmesini engelleyebilirse, devasa bir adım atmış olur."
          
       Umarım öyle olur. Umarım her yıl binlerce kişinin alkollü araç kullanırken hayatını kaybetmesine rağmen biz ana haber bültenlerinde hala alkollü araç kullanırken trafik polisine yakalanan insanlar ve kaza haberleri görmeyiz.



  Hemen satın almak için kitapyurdu.com'u ziyaret edebilirsiniz.

Kayıp Şeyler Kitabı...

28 Kasım 2014 Cuma

| | | 0 yorum
                     



  
                   Neden bir varmış , bir yokmuş diye başlar hep masallar? Asıl bir var  olup bir yok olan çocukluğumuz olduğu için mi , çocuklara anlattığımız masalların böyle başlaması?  Kim bilir belki de ...
           Hayata çocukların gözünden bakabilmeli, der dururuz. Peki biz çocuklara doğru pencereden bakabiliyor muyuz? Hayatın akışına kaptırmış giderken kendimizi onları da ortak etmiyor muyuz bütün yaşadıklarımıza. Bazen ağlayarak bazen olur olmaz yerde inatlaşarak bizim Aaaaa ne ayıp !!!!!"  dediğimiz davranışlarla uyarıyorlar belki bizi. Ama büyüyünce kötüleşiyor  çoğu insan. Öldürüyor içindeki çocuğu.Anlamıyor çocukları, onların içlerinde kopan fırtınaları. Çoğu zaman büyük büyük sıkıntılar karşısında bile bizim gibi davranmalarını beklemiyor muyuz onlardan? Oysa biz çocukken ... Hatırlasanıza çok değil sanki dün gibi... Büyükler bizi anlamazdı hani. Biz korkardık oysa korkacak bi şey yoktu onlara göre. Biz üzülürdük ... Bu kadarcık şeye üzülünmez, derdi onlar. Çocuk aklımız ermezdi onların dünyalarına onlara göre. Aman çocuk işte, deyip geçerlerdi. Hatırlayın. Şimdi büyüdük ve biz yapıyoruz aynısını çocuklarımıza, çocuklara...Neden ? Bize  de yapıldığı için mi dersiniz?
    



                David olan biten her şeyin fazlası ile farkında bir çocuk. Annesi hasta... Annesi ölüyor. David uslu duruyor, sessiz sessiz oynuyor oysa oyuncakları ile ama yine de yetmiyor annesini kurtarmaya. Ellerinin arasından kayıp gidiyor annesi. Sonra yeni bir ev yeni bir anne hatta yeni gibi hissettiği artık hiç tanıyamadığı bir baba...Babası mutsuz, üzgün ve ilgisiz...üstüne üstlük yeni bir kardeş ... Üstelik bir de savaş var. Geceleri kararıyor her yer uçaklardan atılan bombalara hedef olunmasın diye.Büyüklerin dünyası yaşaması zor bir dünya anlayacağınız.  Ama David de yaşıyor aynı duyguları minicik yüreğinde.Bütün bunları kitaplarla dolu odasında tek başına göğüslemesi bekleniyor David'den. Aslına bakarsanız çok da iyi başarıyor bunu. Kitapların büyülü dünyasına kaptırıyor kendini okuyor okuyor okuyor... Annesiz kaldığı gerçek dünya her geçen gün gerçekliğini yitirirken gözünde, başka bir dünyanın kapıları aralanıyor miniğimize. Önce kitaplar fısıldamaya başlıyor. Sonra ağaçların gövdelerinde kapılar açılıp içine çekiveriyor David'i. Bu dünya gerçek mi değil mi? David oraya gerçekten gitti mi gitmedi mi? Ormancı ,Çarpık Adam, Roland,  Louplar var mı gerçekten yoksa bunları David mi "uyduruyor" biz büyüklerin tabiri ile...

          Aslında kilit nokta tam da bu...Büyüyünce hayal gücümüzü yitirmekten şikayet eder dururuz değil mi? Çünkü çocukken hayal gücümüzün sesi biraz fazla çıksa hemen "Uydurmaaaa !!! "denir bize? Biz, büyüklere göre sadece yatak altı olan yerde kocaman bir dünya  barındırır ,canavarlar , dinazorlar, ejderhalar beslerdik çünkü ? :) Sonra da kaçınılmaz son....Yok öyle bi şey çocuğum ,uydurma...Büyüdüğü halde hala "uydurabilen" bir yazar tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum. John Connolly ,muhteşem bir hayal gücü ve kurgu yeteneği olan bir yazar...  
        Gerçek anlamda büyülenerek okuduğum tek kelime ile muhteşem bu kitabın bundan sonrasını okurken hayal edin şimdi kendinizi. Düşünün ki masallar bize anlatıldığı gibi değilmiş aslında. Düşünün ki bir Pamuk Prenses var. Çekilir dert değil. Öyle herkesin olduğu gibi yedi cücelerin de sevgilisi, sevgi kelebeği dünya güzeli değil de sürekli yiyen her şeyden şikayet eden ve yedi cüceleri hayatından bezdirmiş bir Pamuk Prenses hayal etsenize. Ya Hansel ve Grathel sanıldığı gibi başlarına gelen zorluklarla birlikte başa çıkmadılarsa. Ya Hansel baştan vazgeçip kardeşini ormanın ortasında bırakıp tek başına gittiyse. Peki ya Kırmızı Başlıklı Kız sanıldığı kadar aklı başında, masum, duyarlı, anne baba sözü dinleyen bir kız değilse. Kurt ondan çekinip uzak durduğu halde onu baştan çıkartmak için defalarca önüne çıkıp en sonunda yeni bir ırk doğmasına sebep olacak şeyler yaşadılarsa kurtla:) 
     ( Burada ufak bi not yazmadan geçemeyeceğim. Şayet bu kitabı okumaya niyet ederseniz ki muhtemelen edeceksiniz; kitapta geçen masalları okumamış bir yetişkin olma ihtimalinize karşı kitabın sonunda tüm masalların orjinallerine de yer verilmiş.)
    Tek kelime ile muhteşem bir hayal gücü ve kurgu yeteneği ile karşı karşıya kalacağınız, HER YETİŞKİNİN İÇİNDE İKAMET EDEN ÇOCUĞA VE HER ÇOCUĞUN İÇİNDE BEKLEYEN YETİŞKİNE ithaf edilen  bu kitabı mutlaka ama mutlaka hatta mutlaka okuyun lütfen.


           Yazarımız John Connolly hakkında birşeyler okumak istersiniz diye düşündüm.Ve belki dilimize çevrilen diğer kitapları da ilginizi çekebilir benim gibi...
          Hatta hemen bu kitabı alıp okumaya başlamak istiyorum diyenler için gerçek bir kurtarıcı olduğunu biliyorsunuz artık. kitapyurdu.com